2026-Ekim’de İzlediklerim (3 Film)
Biraz da geçmişe dönüş
Ayın son gününde ekimde ağırladığım üç filmi paylaşıyorum. Daha önce hiç izlemediğim ancak izleme listemde uzun süre bulunan filmlerdi bunlar. Neredeyse her defasında aynısını söylüyormuşum gibi geliyor bazen. Belki de izleme listemi gözden geçirmeliyim. Acaba yanlışlıkla daha fazlasını eklerken bulur muyum kendimi? Neyse, biz şimdilik farklı üç türdeki yapımlara bakalım.

Ekim Sineması
1. Citizen Kane (Yurttaş Kane)
İlkgüz Film Kulübü’nün 13. etkinliğinde bu ay “Citizen Kane” vardı. Dönemin usta eserlerinden birini beraber konuşmak iyi oldu. Önce Casablanca, sonra da bu film derken dönemin sükse yapmış sinema eserlerine yer vermek hoştu. 6 Kasım’da ise “Seven Samurai” izleyeceğiz. Böylece klasikleri dâhil ettiğimiz seçkimizi tamamlayacağız.

Gizem ve trajedinin yanı sıra psikolojik bir fikir üstüne inşa edilmiş. Çocuk yaşta ailesinden koparılan Kane’in ölümüne kadar olan dönüm noktalarına konuk oluyoruz.
Zengin bir sistemin içinde yetiştirilen Kane belli bir yaşa ve olgunluğa gelince yolunu çizmesi istenir. Öğretilenlerin ve yetiştirilişinin aksine basın yayın sektörüne giriş yapmayı tercih eder. Camiadaki endişeli ve sert tavırlı patronlardan biri değildir. Candandır, arkadaş canlısıdır ama bunlardan da önemlisi, insanların kendisine güvenmesine olanak sağlayan hırslı karakteriyle lider vasıflı kişidir resmen.
Zeki ve beklenmedik atılımları onu yukarı taşır. Potansiyelinin ortaya çıkmasıyla aslında içindeki kişiliği de şekil kazanmaya başlar. Siyasete atılır. Çünkü artık ünü onu doyurmaz. İnsanlar üstünde daha fazla hâkimiyet göstermeyi amaçlar. Aslında gücü de vardır ancak istediğini alamaz. Bir nedenden ötürü şantaja uğrar. En yakınındakiler üstünde aynı kontrolü sağlayamadığını fark etmeye işte ikinci sayılabilecek bu dönüm noktasında başlar.
Dramatik siyah-beyaz anlatı, sinematografik açıdan oldukça doyurucu hissettiriyor. 1941 yapımı bu eser, dönemin sinema dünyasının canlandığını, hırslı yönetmen ve oyuncuları barındırdığını düşünürsek aslında iyi iş çıkaran bir film olmuş. İçinde bulundurduğu siyasi hicvi yüzünden türlü taşlamalarla önü kapatılmaya çalışılmış. Ancak vakti gelince ters tepmiş ve ününe ün katmış. Orson Welles’in oyunculuğu iyiydi. Bir ara onda Leonardo DiCaprio’nun yüzünü ve davranışlarını gördüm. Tabii bunun nedeni DiCaprio’yu daha çok izlemiş olmam.
Kulüpçe hepimizin beğendiği bu yapım tam iki saatlik bir seyir sunuyor. Yaklaşık yarım milyon IMDb puanlamasının ardından 8.2 ortalama puanına temiz bir 8 ile katkıda bulundum. Eski filmleri izleyenlerdenseniz tavsiye ederim.
2. Johnny Mnemonic (Beynimdeki Düşman)
Şimdi internet ve data kavramlarının dilden düşmediği, dünyanın kapılarının dijital anlamda aralandığı döneme gidiyoruz. 95’ten bir film var sırada. Yaklaşık iki saatlik serinin başrolünde birçoğu tarafından sevilen Keanu Reeves bulunuyor. İyi oyuncusun Keanu ama bazen şu mimiksiz tavırların bezdiriyor.

Filmin Türkçe başlığıyla başlarsak bence anlatımın çekirdeğinde bulunan, uyumlu bir tercih. “Mnemonic” hafıza ile ilgili bir sözcük olsa da başlığı tümüyle çevirmenin burada önemi yok bence, böylesi yerinde.
Konu bakımından da epey ilginç. Lakin söylemeden edemem, "neredeyse-2027"den geri dönüp bakınca toy veya sade görünebilir. Çağdaş bilim kurgu eserlerini seviyorsanız bu biraz çiğ gelebilir yani.
Karakterimiz dijital bilgiyi hafızasında tutabilen bir kurye. Bu pek de tercih edilmeyen işi yapan Johnny, topluluğun hasta kesimini ilgilendiren üst seviye özel bilgileri taşımaya başlıyor. Ancak bir sorun var, taşıdığı bilginin kapasitesi, normalde taşıyabileceğinin üstünde. Bu da elbette bazı yan etkileri beraberinde getiriyor. Bir organımızı zorla kullanmaya devam etmek gibi diyebiliriz. Ancak onun için ölümcül desek daha doğru olur.
Bu bilginin değerinden ötürü bir hedef hâline gelir. Başına gelen beladan kurtulmak için uğraşırken birileriyle tanışır ve biz de bu sırada dünyanın işleyişini görmeye başlarız. Anlarız ki bu distopik siberpunk dünya çürümektedir. Görece klişe gelebilecek bir yapısı var elbette ama filme özgü sayabileceğimiz fantastik ögeler de mevcut.
Aksiyon, bilim kurgu, gerilim, gizem gibi türleri de barındıran film için 83 bin kişi 5.6 ortalama puanı sağlamış. Açıkçası birazcık şaşırdım. Evet, dediğim gibi, özellikle de günümüze hitap etmeyebilir. Bu tür filmleri bilirsiniz; türü ve konuyu seven o belli kitle için harikadır genelde. Doğru, ben de bayıla bayıla izlemedim ama dürüst olalım, muazzam bazı işler dışında (ki ironiktir, yine Keanu’dan Matrix’i buraya ekleyebiliriz) ismi duyulan çok film olmuyor. Bunun nedeni türün seyirci kitlesinin sayısının yanı sıra bence biraz da eleştirel bakabilmelerinden kaynaklanıyor. Çünkü mantık aramaya daha meyilli olabiliyorlar.
Ben ise 7 puan verdim. Seveni için 8-8.5 aralığında olabilir. Biraz yetersiz hissettirdiği ve boşluklar barındırdığı yerler oldu. Dijital sınırların zorlanmasını ve izleyenleri düşünmeye, hayal etmeye sevk etmesi beni cezbeden tarafıydı.
3. Amadeus (1984)
Ayın son filmi, kırk sene öncesinden. Böyle söyleyince garip geliyor nedense. Birçok kez bahsettiğim üzere filmlere genelde rastgele giriştiğimden bunun bir animasyon filmi olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. O yönüyle ukde kalmadı değil. Yine de iki saat kırk dakikalık bu film yeterince yeterli. Evet.

Viyana. On sekizinci yüzyıl. Saray bestecisi Antonio Salieri’nin ağzından dinliyoruz anlatılanları. Geçmişe dönüyor ve Wolfgang Amadeus Mozart’ı ondan öğreniyoruz. Bol bol opera dinliyoruz, müziğe, gösteriye, sahne dekoruna, kostüme ve teatral havaya doyuyoruz. Gerçekten. İzlemeye itiyor bizleri.
Bir gün başarılı bir çocuk çıkagelir dünyaya, adı Mozart’tır, duymayan kalmamıştır. Küçük yaşta özellikle de asillere konserler verir. Aranan virtüöz odur. Başarılı bir diğer besteci Salieri de namını duyar ve tanışmak ister. Saraya gelince Mozart'ın hayallerindeki gibi biri olmadığını görünce üzülür.
Öte yandan belirtmek gerek ki Salieri’nin de kendi içinde bir hesaplaşması vardır. Babasının baskısından ötürü her şeyini verdiği müziğe bir türlü atılamaz. Her gün dua eder, inancını yitirmez. Öyle ki bir gün istediği olur, saray besteciliğine kadar uzanır yaşamı. Bu yüzden Mozart gibi genç ve başarılı bir müzisyenin vurdumduymaz, alkolik, kadın düşkünü ve aklı havada olması karşısında hem hayrete düşer hem de tiksinir. Salieri'nin inancı kırılmaya başlamıştır çünkü; zorluklar arasından yükselmişken serseri bir çocuğun ondan gözle görülür biçimde tanınır ve başarılı olması onu derinden yaralar.
Zamanla Mozart sarayın da gözde sanatçısı durumuna kavuşur. Ancak ondan hoşlanmayan bir tek Salieri değildir. Politik bir çekişme de vardır. Alt edilmek istenir. Mozart bazen tökezler bazen alkışlanır. Uçlarda yaşayan ve üreten biridir o. Tahmin edilemez bir yaşamı vardır. Peki, bu nereye kadar devam edecektir? Salieri ona nefretini kusacak mıdır yoksa kendini terbiye mi edecektir?
Trajik ve dramatik anlatı bir biyografi niteliğinde olsa da detaylı olarak yaşamlarını bilmiyorum. Bu yüzden yorum yapamam. Ancak hoşnut kaldım. Bazen uzun bulduğum noktalar oldu ama belki de nedeni aralıklı izlemek zorunda kalmamdır. Filmin ikinci saati biterken bir saatinin daha olduğunu görünce (hiç bakmamıştım) şaşırdım.
Bu film de yaklaşık yarım milyon oy almış IMDb’de. 8.4 gibi yüksek bir puanı var. Ben de 8 puan veriyorum ama sanırım keyifli bir günümde izleseydim ya da müzikten (özellikle de bu türden) gerçekten anlasaydım rahatça 8.5 derdim. Ayrıca oyunculuklar mükemmeldi.
Her film için +15 yaş etiketinin doğru olabileceğini düşünüyorum.
Puanlarına bakılmaksızın zevkle izlediğim üç filmdi diyebilirim. Değişen türlere yer vermek, bu zevki istemeden artırmış olabilir. Çünkü bazen aynı türdeki filmleri art arda izlemek de, öncekiyle veya sonrakiyle kıyaslayarak izlememize, değerlendirmemize -farkında olmadan- yol açabiliyor. Bu sıralar animasyon filmi izlemediğimi fark ettim. Belki kasımda buna yer veririm. Tavsiyeleriniz oldukça lütfen yorumlarda buluşalım. Hepsini listeme alıyorum. Evet, hani şu düzenlemem gereken liste.
Seyirlerinizde iyi eğlenceler dilerim.




Comments