2026-Eylül’de İzlediklerim (3 Film)
Etkinlik filmlerinin bolluğu
Bu ay nasıl geçti gitti hiç anlamadım. Bu sayılmaz, bir daha! Neyse ki şikayet ettiğim havalar geride kaldı da yeni bir atmosferin içine daldık. Sinema açısından ise eski yapımlara başvurdum. Sıkışık bu günlerimde sadece İlkgüz etkinliklerimize konu olan eserlere odaklanabildim.

Eylül Sineması
1. Casablanca (Kazablanka)
Ayın ilk filmi İlkgüz Film Kulübü 12. Etkinliği için izlediğim Casablanca oldu. Esasında klasik filmlerle çok içli dışlı biri değilim. Düşününce galiba en gözde dönemim 1980-2010 arasında seyrediyor. Bu eserse ta 1942’den bize uzanıyor. Böylece film kulübü sayesinde bilinen, geçmiş bir yapıma göz atma fırsatı buldum.

Dram, savaş ve aşk ekseninde dolaştığı imajı taşıyan film yaklaşık iki saat sürüyor. Bu süreçte Almanlar ve Fransızlar arasında arabuluculuk yapabilen, öncelikle Kazablanka, Fas’ta neden bulunduğunu bilmediğimiz, esrarengiz, karizmatik ve başarılı bir Amerikalı bulunuyor.
Kendine ait bir kumarhane-bar tarzında dönemin şartlarına uygun düşen türden bir işletmesi var. Ünlü bir iş adamı gibi görünen, yakışıklı tarzı ve sakin duruşuyla ana karakter hissini seyirciye de hızla geçiriyor. Hâl böyleyken bir başına da olsa her şey onun etrafında şekilleniyor. Başlangıçta çok tarafsız bir kimlikle hareket ettiğini gördüğümüz ve o dönemin en tanınan oyuncularından biri olan Humphrey Bogart’ın can verdiği Ricky, akıllıca kararlar vererek hayatta kalır. Bu kararlar öncelikle kendi işine geldiği gibi taraf ayırt etmez; kârı, canı ve işletmesinin devamlılığı önemlidir.
Savaş döneminde yaşadığı eski bir ayrılık onu yıllar sonra tekrar bulur. Hem de ondan kaçıp gitmişken. Bu çetrefilli durumda alt üst olur ve kişiliğindeki değişim kaçınılmazdır. Ancak ortada bazı sorunlar vardır. İlişki yeniden alevlenemez. Üstüne üstlük diken üstündeki ortam gitgide zorluk çıkarmaya başlar. Bu durumda artık bazı kararlar alınması gerekir. Ricky özlediği aşkı mı seçecek yoksa varlığının devamını mı?
Detaylara girmeden anlatmaya çalıştığım bu film hakkında konuşurken aslında bir tür propaganda filmi olduğu konusunda neredeyse hemfikirdik diyebilirim. Çünkü ana karakterin bir ülkeyi tek başına sırtlamasını, o ülkeyi bir insana indirgemesini, karizmatik ve sert görünüşünün yanı sıra merhametli ve içten olabileceğini gösteren, izleyicilere Amerika’nın nasıl bir yapıya sahip olduğunu alttan alta dikte eden bir yansıması var. Bu husus eserin yüzeyinde barınmadığından genel geçer havasını korusa da detaylı düşününce verilmek istenen mesajı algılamak epey kolaylaşıyor.
Kazandığı üç Oscar Ödülü de bunu taçlandırmış olmalı. Yine de oyuncuların performansının, sinematik doyuruculuğun, müziklerin ve laf arasına yedirilen mizahi diyalogların toplamı onu izlenebilirliğinden öte sevilebilir bir yapıya kavuşturuyor sanırım.
IMDb’de 662 bin kişi tarafından oylanıp 8.5 ortalama puana ulaşan klasik için ben de 7.5 veriyorum. Eğer genel anlamda bu tarz filmleri izleyen/seven ya da sinemayı farklı şekilde değerlendiren biriyseniz, farklı (muhtemelen yüksek) bir puan vereceğiniz aşikâr diye düşünmekteyim.
2. A Christmas Carol - 1984 (Bir Noel Şarkısı)
Eylülde İlkgüz Kitap Kulübü 59. Etkinliği, Charles Dickens’ın en meşhur iki romanından birini, “Bir Noel Şarkısı”nı ağırladı. 1843’te yayımlanan bu roman çok sevildi, bir yılbaşı anlatısı hâlini alması gecikmedi. Tiyatro oyunlarına, sinema eserlerine, dizilere, şarkılara, animasyonlara, oyunlara, şarkılara, resimlere konu oldu. Kitabı onlarca dile çevrildi ve beyaz perdede de (aynı ya da benzer başlıklarla) çok sayıda uyarlaması oldu. Önceliğimi 1984 yapımı olana verdim. Özel bir nedeni yok.

84’ yapımı olduğundan eserin (çok olmasa da) fantastik yanlarının doğurabileceği teknoloji destekli sahneler konusunda beklentimi düşük tutarak izledim. Ancak bu bağlamda bir olumsuzluk hissetmedim. Kitabın ve yılbaşı atmosferinin büyüsünü içinde tutan bir yapım kesinlikle.
Konusu şöyle: Somurtkan, sevimsiz ve cimri biri olan Ebenezer Scrooge hayatını mantığıyla ve ekonomik hatlarıyla yaşar. İster nesne olsun ister duygular, onun için oldukça gereksizdir. Kesin ve olumsuz tavrı onun karakterinin temelidir. Öyle ki yılbaşının getirdiği huzur, birliktelik duygusu, yumuşama hissi ve yardımseverlik onun için pek değerli değildir. Bunları fazlalık olarak görür.
Yalnız başına yaşayan bu yaşlı adamın eski iş ortağı, ölümünden yedi yıl sonra, tam da Noel döneminde Scrooge’u ziyaret eder. Bu, onun için bir dönüm noktası hâlini alır. Devamında geçmişine, yaşadığı döneme ve olası geleceğine uzanan büyülü yolculuklarla beraber yaşantısının tümüne şahitlik eder. Kendini, hakkında söylenenleri ve çevresindekileri izledikçe düşünceleri ve duyguları yeni yollar aramaya başlar. Değişimin izleri görülür. Yine de tam olarak değişir mi dersiniz? Değişiminin nedeni içinde yatan ve bir türlü dışarı çıkaramadığı (ya da bilinçlice gömdüğü) insanlığı mıdır yoksa geleceğe yönelik bir tür zorunluluktan ötürü gelişen bir tutum mudur? Bu da okura ve izleyiciye ilettiğim bir soru olsun.
Yaklaşık iki saatlik bu anlatıdaki ana karakterini canlandıran George C. Scott’ın oyunculuğuna bayıldığımı da söylemem gerek. Sanki olması gereken Scrooge oymuş da doğru bir seçim yapılmış gibi. IMDb oylamasına bakalım. 22 bin kişinin ardından 7.8 olarak belirlenen ortalama puana 8.5 vermeyi uygun görüyorum.
3. A Christmas Carol - 1999 (Bir Noel Şarkısı)
E ne dedik: Sürüsüne bereket uyarlaması mevcut. Kitabın moderatörlüğünden önce biraz daha malzeme toplamak ve beğendiğim bu romanın tadına daha fazla varmak için hız kesmeden diğer bir yapıma giriştim. Şimdiden söyleyeyim, 2009 yapımı bilgisayar animasyonunu izleme fırsatı bulamadım. Ancak bu filmde başarılı oyuncu (Sir) Patrick Stewart bulunduğundan izlemeden edemedim.

Şunu söyleyerek devam edeyim. Hem ‘84 yapımı hem ‘99 yapımı bu iki film, kitabın anlatısına neredeyse birebir uymakta. İlki için %90~ dersem, bunun için de %95 civarında diyebilirim sanırım. Farklı bir tat aramayı tercih edenlerdenseniz ilk tercihleriniz olmayabilir. Belki de sahiden 2009 yapımına girişmeniz uygun düşebilir. Bilemiyorum.
Hemen hemen aynı uzunluktaki bu film de aynı tadı veriyor. Ebette on beş sene sonra üretilmesinin avantajları görülebilir. Büyülü yapısının gerektirdiği o teknik eklemeler burada daha oturaklı hâl almış. Renklerin kullanımı biraz daha farklı. Ve belki birazcık daha gotik sayılabilir.
Önceki anlatımı tekrarlamamak için daha kısa tutacağım. Ancak şu postere değinmeden geçemeyeceğim. Kitaptaki olayı hatırlayamıyorum ama Scrooge, dükkânının önünde Noel şarkısı söyleyen bir çocuğa bastonuyla saldırmak üzere bir sahne var. Burada onu görüyoruz, soldaki de o çocuk, sağdaki diğerleri de Scrooge’dan çekinenler. Bu, ana karakterin o günlerin ruhuna karşıt bir tavır içerdiğini gösteren bir sahne olsa da (dediğim gibi, kitapta var mı hatırlayamadım ama) gerekli miydi emin değilim. Bir anda gelişen ve garipsenen bir sahne. Zira Scrooge’un kişiliğinden ötürü çirkef olabileceğini tahmin edebilsek de saldırgan olduğunu gösteren tek nokta burası. Bir tane sahneye neden bu kadar takıldınız derseniz de, belirttiğim üzere, kitapla neredeyse birebir işleniyorlar ancak 84’ yapımında bu tarz bir sahne yoktu. Göze batan cinsten olduğu ve postere de özellikle yedirildiğinden belirtmek istedim. Tamam, 84’ün posteri de şahane değil ama burada karakterin kişiliğini belirtme amacı gütmüşler belli ki.
Artık bitirelim, IMDb puanını görelim. Sadece 12 bin kişinin oylamasına şaşırdığımı belirterek başlamam gerek. 7.4 puanda ortalanmış. Ben ise 8 puan veriyorum. Diğerinden farkı nedir diye sorarsanız, (önce diğerini izlediğimden midir bunu asla bilemeyeceğim tabii ama) oyunculuk diyeceğim. Her ne kadar başarılı bulsam da nedense Stewart’ın mimiklerini yetersiz buluyorum. Scrooge’un somurtkan ve sevimsiz olması gerek. Bunu saldırgan tavırla mı tamamlamak istediler bilemem ama yer yer gelişen teatral tarzı bile tam o hissi sağlayamayabiliyor. Çünkü insani yönünden kopukluk yaşatıyor. George Scott’ın bu bağlamda daha uyumlu olduğunu düşünüyorum. Belki de Stewart’ın kel olmasıyla bile alakalı olabilir bu durum. Süslü bir yılbaşı ağacındansa dalları budanmış bir tanesini seyretmek gibi. Arka planda kalmaya meyilli ancak dikkate değer bir yorum olduğunu düşünüyorum.
Böylece, Eylül 2024’te başladığım bu film yorumlama serüvenimde ikinci seneyi de doldurmuş oluyorum. Dönüm noktalarına bakış atmak her zaman için ilginç ve beklenmedik düşünceler, hisler barındırıyor. Yazımın başında eylülün rüzgâr gibi geçmesinden bahsederken başka bir yönüyle iki yılın tamamlanışı da bambaşka bir hâl alıyor elbette. Nice yeni yıllara, filmlere, yorumlara diyelim efendim. Tarçınlı salep ve limonlu ıhlamurların yardıma koştuğu bir ekim sizlerle olsun.




Comments