top of page

Asırlık Çınar

7 hours ago
5 min read

Okunamayan metinlerin bırakacağı yüz yıllık sessizlik


Bir edebî metin düşünelim. Kimin yazdığını biliyoruz, adını biliyoruz, nerede saklandığını biliyoruz. Hatta onun için düzenlenen töreni izleyebiliyor, yazarın bu projeye neden katıldığını dinleyebiliyoruz. Fakat metnin kendisini okuyamıyoruz. Üstelik yakın zamanda da okuyamayacağız.


Biliyoruz ki sanat çok farklı şekillerde ifade edilebiliyor. Öyle ki bazen onu deneyimlemememize rağmen algılayabiliyor, sevebiliyor, üzerine bir yorum getirebiliyoruz. Bunlar bireysel ya da toplumsal biçimde ortaya konulabiliyor. Bugün bunlardan birine tekrar göz atmak istiyorum. Sanatın insanlığa kattığı anlamı yeniden düşünmek için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Konumuz “Future Library” (Gelecek Kütüphanesi).



Proje olarak Future Library, kuruluşun komitesinin seçtiği yazarlara gönderdiği bir davetle başlıyor. Yazar seçimlerinin nedenini, “Edebiyat veya şiire yaptıkları olağanüstü katkılar ve eserlerinin bu ve gelecek nesillerin hayal gücünü yakalama yeteneği” ibaresiyle açıklıyorlar ve seçimlerini yapıyorlar. Her sene (ki sanırım henüz reddeden de olmamış) belirlenen yazar, günü geldiğinde yazdığı metni Norveç’teki kütüphanedeki Silent Room’a bırakıyor. Bu metnin içeriğini yazar dışında kimse bilmiyor. Yazarlar şiir, öykü, deneme, roman ya da başka bir yazılı formda metin verebiliyorlar; belirlenmiş bir kelime veya sayfa sınırı bulunmuyor. İstedikleri konu hakkında yazabiliyorlar. Bildiğimiz tek şey o metnin başlığı oluyor. 2014’ten beri düzenli olarak gerçekleştiriliyor.


Bu sene, 29 Ağustos 2026’da açıklandığı üzere, Laurie Anderson (performans sanatçısı, müzisyen ve film yapımcısı) metnini bırakacak. Zannediyorum ki edebiyat yazarları ile başlayan bu yapıyı, sanatın farklı köşelerini temsil eden kişilerle de genişletme fikrindeler. Hatta bu yüzden olsa gerek, projenin mimarı Katie Paterson, Anderson ile ilgili olarak metninin “bir metin, nota, hikâye, talimatlar ya da henüz adını koyamadığımız başka bir şey” olabileceğini belirtmiş. Düşünsenize, 2114’e notalar bırakıyorsunuz. Belki de sadece bir tane. Sonuçta siz ne isterseniz.


Bu süreç bir tür tören ile yapılıyor. Yazar, projenin mimarları ve bazı katılımcılar ormanlık bir alanda toplanıp beraber vakit geçiriyor ve bu girişim hakkında konuşuyorlar. Yazarla röportaj da yapılıyor. Seçimin bir sene sonrasında yapılan bu törene devir teslim töreni (handover ceremony) diyorlar.




Şimdi konumuza dönelim. Yazının başındaki düşüncemle devam etmek istiyorum.


Bu sene projenin yeni yazarıyla ilgili bir yazıya denk gelince, üzerinde tekrar düşünmeye koyuldum: Metinler şimdi yazılıyor ve yüz sene sonra okunuyor. Bu yüz senelik sürecin başındaki yazarların ve takipçilerin hiçbiri bu metinlerden oluşan derlemeyi okuyamayacak. Kabaca belirtecek olursak, en iyi ihtimalle 2030’da doğacak biri 2114’te, 84 yaşında okuyabilir. Herhâlde. Bilemiyorum. Bu çok uzun bir süre ve dünyada her beş senede bir her şey çok değişiyor. Belki de bir nedenden ötürü (belki finansal bir amaçla) on ya da yirmi sene içerisinde paylaşılırlar. Bilinmez.


Ancak bu işleyiş, hem duygusal anlamda arada bırakıyor bizleri hem de sanatsal açıdan düşündürüyor. Böylesine şahane ve uzun soluklu bir fikir için bir araya gelen sanatçıların paylaşımlarına şahitlik edemeyecek olmak açıkçası üzücü. Bunu, yaşamı boyunca kitaplarını yayımlayamayan ancak ölümünden sonra ün kazanan yazarların durumuna benzetiyorum. Ancak bu defa farklı olarak, sadece onlar değil, bizler de çaresiziz.


Sanatsal olarak bakınca bunu eleştirebilmek de olası. Çünkü temelinde sanatın anlamını sorgulatan bir proje bu. Ben de bu düşünceye tekrar takıldığımdan yazma kararı aldım.


Bu gerçekten bir sanat eseri/projesi olarak kabul edilebilir mi? Sanat, deneyimlenen bir şey olmak zorunda değil midir? Eğer bizler sanat eserlerinin takipçileri olarak o esere erişemiyorsak bu tür girişimler sanatsal bakımdan ne kadar anlamlı bir yaklaşım barındırır? Bir eserin üretiminin en nihayetinde bireysel olarak ilerlemesi gerekmez mi? Toplu biçimde ele alınan bu çalışma için tekil bir sanat eseri demek doğru mu? Buradaki esas değer, yazılan metinlerin kalitesi üzerinden mi ölçülecek yoksa zamana karşı gelmeleriyle mi? Amaç, sanatsal ifadelerden çok geleceğe bırakılan bir zaman kapsülü oluşturmak mı?


Evet, ortada metinler var ama henüz onları deneyimleyemiyoruz. Buna rağmen Gelecek Kütüphanesi’nin kendisini deneyimliyoruz. O hâlde sanat eseri oraya bırakılan metinler mi, yoksa artık gelenekselleşmiş yapısıyla tüm bu süreç mi?


Görüldüğü üzere bu proje, kulağa başlangıçta mantıklı gelsin gelmesin, birçok soruyu doğuruyor aslında. Kaldı ki bunlar, geçen on iki senelik süreçte şimdilik öncelikli sayabileceğimiz türden sorgulamaları içeriyor. İleride farklı sorularla da karşılaşmak olası. Örneğin uzun uzun yazan bir yazar olursa (illa ki farklılık yaratmak isteyen olacaktır çünkü sanat, farkı ortaya çıkaran bir uğraşıdır), bir kural getirilir mi yoksa sanatçılar özgür bırakılır mı? Sanatsal ifadeyi çoğaltmak amacıyla bir hayvana yer verilecek olursa (benden iyi tablo çizen köpekler ve filler gördüm), bu bir artı değer midir yoksa kaybedilmiş bir sene midir? Mesela 2080’lerde, “yazar” dediğimiz şey bugün düşündüğümüz kişiyle aynı olmak zorunda mıdır?


Neden ileride ortaya çıkacak soruları şimdiden soruyoruz, diye düşünebilirsiniz. Ancak bu proje de uzun soluklu zaten. Hatta muhtemelen bazılarımız için anlamsız bile geliyor olabilir. Neden insanlık olarak erişemeyeceğimizi bildiğimiz sanatsal ifadeler için heyecanlanıyoruz, zaman ve nakit harcıyoruz, önem atfediyoruz? Eminim ki bunları düşünenler de olacaktır.



Çok uzatma niyetinde değilim. Yazıdaki amacım, sizin de bu konu üstünde sorular sorup düşünmenizi sağlamak.


Şahsen cevap verecek olursam, ileriye dönük işler beni de heyecanlandırıyor. Fakat bunun nedenini basitçe “insan olmak” ile yanıtlayamayız. Aksi gibi kimi, romanlardan ziyade kısa öyküler okur ve alacağı tadı kısa sürede edinmeyi tercih eder; bu da bir bakış açısıdır. Bu yaklaşım, sanatın bu tarafı için de pekâlâ geçerli olabilir. Sanırım biraz da “gelecek” hakkındaki algımızla alakalı. Onun bilinmezliği bizi heyecana sürüklüyor olabilir. Geçmişten geleceğe uzanmanın toplumca kabul edilen (resmî) ve sanatsal bir yöntemini bulmak, sürecin takipçilerine (bizlere) olduğu kadar girişime davet edilen yazarlara da bu hissi veriyor olabilir. Yine de, acaba bir gün bunu reddeden olur mu diye merak ediyorum. Onun açıklamasını özellikle okumak isterdim.


Eskiden ölümsüzlüğü bir şekilde edinmeyi düşlerdim. Bunun olmayacağını bilmemize rağmen, içten içe bunu bazı şekillere büründürürüz. Örneğin bir evlat sahibi olmak bunun somut örneklerinden biridir. Elbette çoğu insan bu amaçla hareket etmez. Yine de o ya da bu biçimde ismin yaşatılması, varlığın süregitmesi için şans tanır. Fakat şunu unutmamak gerek ki, tıpkı sağlıklı bir beynin yerine getirdiği unutma işlevi gibi, bizler de zamanla unutulmalıyız. Önemli şahsiyetlerin dışında, hepimizin hatırlanabilir olacağı bir geleceğin var olmasını istemezdim. Yoksa geçmişte bir şişkinlik yapardık. Bu da bizleri olduğumuzdan önemsiz hâle getirirdi. İnsanlık adına fark yaratan noktanın bizden sonrakilerin zamanla neye dönüşeceğidir, diye düşünüyorum. Bir toplumu geçmiştekiler itekleyebilir ama sadece var olanlar yönlendirir.


Ancak bu proje bağlamında bu şekliyle düşünmek doğru olmayabilir. Şu ilginç bir düşünce gibi geliyor bana: Tüm bu girişim boyunca, yeni yazarlar çıkacak ortaya. Adını sanını hiç bilmediğimiz insanlar… Belki de proje başlarken hayatta bile olmayanlar orada, devler arasında kendine yer bulacaklar. Devler, zamanla klasik sayılabilecekler, ardından gidilenler, burun kıvırılanlar, sevilmeyenler, bayağı bulunanlar… Onların geçmişlerinde türlü türlü yazarlar olacak. Belki de o zamanlar yeni türler ve düşünceler çıkacak ortaya. İşte sanat, böyle anlarda anlamını pekiştirecek. Hiç düşünülmeyenler, hiç ifade edilmeyenler yer bulacak kendine.


2014’te seçilen bir yazar ile 2090’larda seçilecek bir yazar aynı dünyada yaşamıyor olacak. Aynı edebiyat anlayışına, teknolojilere, sanat ortamına sahip olmayacak. Hatta bugün “yazar” olarak düşündüğümüz kişinin ne olduğu bile değişebilir.


Şimdi, seksen sekiz sene var 2114’e. Merak ettiklerimden bir tanesi de, projenin sonlarında yer alacak bir yazar olsaydınız nasıl hissederdiniz? Diyelim ki dört sene sonra yayımlanacak bu derleme için, artık belki de iyice ünlenmiş bu asırlık projeye noktayı koyacaklardan biri olmanın şerefini mi taşırdınız içinizde yoksa sadece bir diğer halka olmanın sıradanlığını mı? Diğerlerinden sıyrılacağını düşündüğünüz sanatsal ifadeler için mi çabalardınız yoksa projeyi yeterince sıradan mı bulurdunuz? Bu proje gelecekte anlamını yitirir mi yoksa hiç olmadığı kadar sükse mi yapar? Henüz hayal dahi edemediğimiz 2050’lerdeki bir yazar, kendisinden elli sene sonra hâlâ hatırlanacak mı?


Peki, 2114'te bu metinler aynı anda basıldığında ne okuyacaklar dersiniz: Yüz ayrı yazarın eserini mi, yüz yıl boyunca dönüşen insanlığın edebiyat ve sanat anlayışının izlerini mi?


Benim asıl merak ettiğim ve kesin cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim sorular işte bunlar. Cevabını bilemeyeceğimiz soruları sormak da, gelecekte okuyamayacağımızı bildiğimiz yazılar için heyecanlanmak gibi değil mi?

Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page