Mevsimlerin Ağırlığı
- 1 day ago
- 5 min read
Mevsimsel isteksizlik, yaz hüznü ve değişen yaşam düzeni
İnsan, çevresinde olup bitenlere bilinçli ya da bilinçsiz biçimde tepki verir. Bu tepkiler kişiliğimize göre farklılaşır. Ancak kimi dönemlerde çok sayıda insanın benzer ruh hâllerine sürüklendiği de görülebilir. Bu sıralar birçok arkadaşımın daha az okuduğunu, eskisi kadar gönüllü yazmadığını ya da sevdiği başka uğraşlara vakit ayırmak yerine yalnızca kafa dağıtmayı tercih ettiğini gördüm. Bunlardan biri de benim elbette. Bunu herkesten fazla mı yaşıyorum yoksa öyle mi zannediyorum bilmiyorum. Öyle dönemler geliyor ki bu tür vazgeçişler, ertelemeler ve isteksizlikler doğabiliyor. Üzerinde biraz düşündüm. Gelin bunun nedenlerini konuşalım.
Konuya öncelikle, doğal olarak, kişisel yaklaştım. Okumak ve yazmak her günümü şekillendirdiğinden, hayatımın bu döneminde başrolde onlar var. Yılın başındaki okuma tempomu düşününce şimdi ayda ancak bir-iki kitap bitirebiliyorum. Yazdıklarımı ya günlerce geciktiriyor ya da başladıklarımı zar zor tamamlıyorum. Bunları ne istekle yapabiliyor ne de ortaya çıkan sonuçtan memnun kalabiliyorum. Özellikle yazanlar arasında bu durum “yazar tıkanıklığı” (writer’s block) olarak adlandırılıyor ama bunun ayrı bir olgu mu, yoksa isteksizliğe verilmiş kullanışlı bir isim mi olduğuna siz karar verin.
Eylül ve Kasım 2023’te yayımladığım iki yazıda bu konuya farklı açılardan bakmışım. Bu kez de aynı çıkış noktasından hareket edecek ancak meseleyi biraz daha ayrıntılı ele alacağım. Sözünü ettiğim ana etken, o zamanlar da hissettiğim üzere, mevsimlerin insanlar üzerindeki etkisiydi.
O yazıları kaleme aldığım aylarda, “kış hüznü” (winter blues) adı verilen bir ruh hâlinden söz etmiştim. Sonbaharın sonlarında ya da kış aylarında başlayabilen bu durum içe kapanma, yalnızlığı tercih etme ve isteksizlik gibi hislerle kendini gösterebiliyor. İşin garip yanı, şahsen en sevdiğim mevsim kıştır ve yeni yılın cazibesi beni içine çeker ama sanırım güneşe duyulan özlem zamanla ağır basabiliyor. Bu da genele bakıldığında gayet anlaşılır bir durum. Sürekli kasvetli bir ortamda bulunmak insanın içini bunaltabilir. Düşünceleri ağırlaştırabilir, duyguları karamsarlaştırabilir ve insanın yapacaklarına karşı isteğini azaltabilir.
İşin ironik kısmı ise maalesef bunun yaz aylarında da yaşanabilmesi. Her şey yolunda giderken bir anda güneş eskisi kadar parlak görünmüyor, huzur veren sessizlik insanın içini yemeye başlıyor, insan yapmak istediklerinden bir bir kopuyor. Okunmayı beklenen kitaplar, iştahla temizlenen çalışma masaları tozlanmaya yüz tutuyor.
Kış meselesini anladık da yaz neden benzer bir iştahsızlığı beraberinde getiriyor?
Sanırım burada da birçok etmen var ve biz bunları pek dikkate almıyoruz. Bana kalırsa bizler çok kırılgan yapıda canlılarız. Küçük çevresel değişiklikler, biz farkına varmadan ruh hâlimizi ve davranışlarımızı etkileyebiliyor. Garip olan, aynı koşulların bizi her gün aynı ölçüde etkilememesi. Bu belirsizlik durumu daha da sinir bozucu hâle getiriyor ve insanı çaresiz hissettirebiliyor.
Buradaki konu insanların geçmişe dönük özlemi (nostalji) ya da rahat hissettiren günlerin (örneğin tatil) bitişi değil. Bunun bütünüyle mevsimsel olduğunu öne sürmüyorum; yalnızca meseleyi yorumlarken başlangıç noktası olarak mevsimleri kabul ediyorum. Çünkü sözünü ettiğim etkenler, herkesi aynı ölçüde etkilemese de benzer dönemlerde birçok insanda benzer hisler doğurabiliyor. Coğrafyaya göre mevsimlerin zamanı ve şiddeti değişse de bu etkilerin geniş insan topluluklarında karşılık bulduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla çıkış noktam yalnızca karakterimden kaynaklanan alışıldık bir kötümserlik değil. Mevsim gibi dışarıdan gelen ortak bir etkenin ruh hâlimiz üzerindeki payını da hesaba katıyorum.
“Peki, yazın neden bunu yaşıyoruz?” sorusuna geri dönelim.

İlk neden, yazın kendisinin herkeste olumlu çağrışımlar uyandırmaması olabilir. İnsan, sevmediği ve aylarca kaçamayacağı bir atmosferin içinde kaldığında, yalnızca mevsimden değil, o döneme denk gelen uğraşlarından da soğuyabilir. Kimi insanlar için huzur veren mevsim yaz değil, sonbahar ya da kıştır.
Kendi adıma, yaza karşı iyi niyetle yaklaşan biri olduğumu söyleyemem. Hatta çoğu kez nefret ettiğimi dile getiririm. Bana iyi bir yan sunmuyor. Mesele aydınlıksa ilkbahar da bunu fazlasıyla sunuyor. Çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, yaşamın akışı… Benim açımdan yazın insanlığa tek katkısı, güneş panellerinin işini biraz kolaylaştırmasından ibaret. Demem o ki insanda iyi duygular uyandırmayan, buna rağmen uyum sağlamasını talep eden bir atmosferin içinde aylarca bulunmak başlı başına gerilim yaratabiliyor.
Üstelik mesele yalnızca terlemek de değil. Kış, insanı karanlıkla yavaşlatıyorsa yaz da sıcaklıkla yoruyor. Dinlenmek için uyuyoruz ancak sıcak gecelerin ardından pek dinlenemeden kalkıyoruz. Sonra da odaklanamamamızı yalnızca isteksizlik sanıyoruz. Böylece bedenin doğal dengesinde önemli bir yeri olan uykuda aksama yaşayabiliyoruz. Yeterince uyuyamayan bedenin yorgunluk ve isteksizlikle karşılık vermesi, aç kalan bedenin verdiği tepkiler kadar doğaldır. Bunu hepimiz biliyoruz. Bu da yorgunluk, hâlsizlik ve genel bir isteksizlik doğurabiliyor. Rehavet kısa sürede insanın üzerine çökebiliyor.
Bir başka etmen de yazın hareketli geçirilmesi gerektiği düşüncesi. Bir düşünün. Kışın evinizde battaniyenin altına girmeniz normal karşılanır, zaten üşüyen birinin ilk isteği de budur. Camın ardından sağanak yağışı izlemek olağandır. Sokaklardaki insan trafiği seviyesi düşüktür. Sükûneti yalnızca hızla esen rüzgâr ve onun savurduğu çıplak dallar bozar. Ve bizler, bunu seyretmeyi pek keyifli buluruz.
Yazın ise bunun tam tersi geçerlidir; eve kapanmak acı vericiymiş gibi görülür. Dünyanın işleyişi gereği insanlar tatillerini çoğunlukla bu mevsimde yapmayı tercih ederler. Denizle buluşmanın, açık havada zaman geçirmenin ve uzun tatillere çıkmanın en uygun mevsimi sayılır. Güneşten olabildiğince yararlanmak da yazın yapılması gerekenler listesine eklenir. Yani sürekli bir dışarıda olma, başka yerde bulunma, normalde yapılanların ötesine geçme hâli söz konusudur. Bunlar âdeta bir zorunluluk olarak görülmektedir. Eğer insan bunları yapamaz ya da yalnızca yapmak istemezse, çevresindekilerin gerisinde kaldığı hissine kapılabilir. Kendisinde bir tür eksiklik hissedebilir. Hâlbuki bu doğru değildir ancak insan zihninin işleyişi ilginçtir.
Sanırım Lana Del Rey, şarkısına “Summertime Sadness” adını verirken o kadar da haksız değildi.
“Yaz hüznü” ilk bakışta birbirini dışlayan iki sözcük gibi görünse de güneşin herkese aynı ruh hâlini vermediğini düşününce o kadar da çelişkili sayılmayabilir.
Günlerin uzayıp gecelerin kısalmasıyla algılarımızda da bir kayma yaşanıyor. Bu değişim bir anda yaşanmasa da sonunda yeni bir yaşam düzenine geçtiğimiz hissini uyandırıyor. Yani güneş ışığının sabahtan akşama kadar bizimle kalması, erken kalkmamız ve geç saatlere kadar verimli olmamız gerektiğini düşündürüyor. Örneğin tersini düşünelim. Kışın geç kalkmak ya da erken yatmak daha olağan karşılanır. Garipsenmez. Bu durumda kişi, kendinden daha fazlasını da beklemez. Çünkü zaten “uyku vakti” de erken gelmiştir. Kısacası yaşamın sınırları mevsimlerin getirdikleriyle değişiyor. Bu değişim, ne kadar üretmemiz ve ne kadar tüketmemiz gerektiğine dair beklentilerimizi de yeniden biçimlendiriyor. Okuduğumuz kitaplardan izlediğimiz filmlere, yazdığımız metinlerden günlük işlere kadar kendimizden daha fazlasını bekliyoruz.
Aynı şeyi rutinlerimizde de pekâlâ gözlemleyebiliriz. İş ve okul saatlerinden kişisel üretim ve tüketim alışkanlıklarımıza kadar günlük düzenimizin pek çok parçası bu değişimden etkileniyor. Böylece yazın daha çok zamanımızın olacağını düşünüyoruz. Ancak sözünü ettiğim diğer olumsuzluklar ortaya çıktığında, “fazladan” olduğunu düşündüğümüz zamanın pek bir yararı kalmıyor. Böylece daha fazla zamanımız olduğu hâlde daha az iş yapmışız gibi hissediyoruz.
Son olarak şu düşüncemi de eklemek isterim: Kutup bölgelerinde haftalarca süren gündüz ya da gecelerin, sıcak iklimlerde ise uzun süre devam eden yüksek sıcaklıkların günlük yaşamı nasıl etkilediğini düşündüğümüzde, aynı atmosferin sürekliliğinin insana her zaman huzur vermeyebileceğini görebiliriz.
Biliyorum yaza epey yüklendim. Bunun nedeni belirttiğim gibi onunla aramın pek iyi olmaması. Ancak konu özünde yaz ya da kış meselesinden çok mevsimin kişi üzerindeki etkisi. Bu olumsuz ruh hâli bahar gibi geçiş dönemlerinde başlayıp yaz ya da kış aylarında belirginleşebiliyor.
Demem o ki belki de esas mesele, bir mevsimde uzun süre vakit geçirmektir. Onları takvim üzerinde kabaca üçer aya ayırsak da doğa bu kadar kesin sınırlarla işlemiyor. Çünkü mevsimler birbirinin sınırlarına uzanıyor, normallerinin dışında beklenmedik hava olayları yaşanıyor ve meteoroloji bizi şaşırtabiliyor. Tıpkı herkesin odaklanma süresi aynı olmadığı gibi, bir mevsimin uzun sürmesi de bizi alışılmış ruh hâlimizden uzaklaştırıyor olabilir.
Değişimin kaçınılmaz olduğunu biliriz; özellikle insan ruhu için bu böyledir. Mevsimleri değiştirmeye gücümüz yetmez. Belki de bu yüzden bir atmosferin güzelliği, sonsuza kadar sürmesine değil, bir gün sona ereceğini bilmemize bağlıdır. Birkaç gün süren güneş içimizi açabilir ama haftalarca aynı parlaklığa uyanmak, bir süre sonra manzarayı görünmez hâle getirir. İnsan yalnızca güzel olana değil, o kaçınılmaz değişime de ihtiyaç duyuyor olabilir. Aynı hava, aynı ışık ve aynı beklentiler uzadıkça mevsim dinginlik değil, durağanlık vermeye başlayabilir.
Bu yüzden böyle dönemlerde kendimize yüklenmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Belki kitapların kapağını açamamamızın, boş sayfanın karşısına geçemememizin ya da sevdiğimiz uğraşlara yönelmek yerine saatlerce oyalanmamızın birden fazla nedeni olabilir. Üstelik bu nedenlerin hepsi doğrudan bizimle ilgili değildir. Bazen mesele uğraşın kendisi değil, onu yapmaya çalıştığımız mevsimin bizden olduğumuzdan farklı biri gibi davranmamızı beklemesi olabilir. Yazın neşeli, hareketli ve dışa dönük, kışın ise sessiz ve içe kapanık olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Oysa insanın ruh hâli takvimle aynı hızda değişmiyor. Bazı günlerde yapamadıklarımızı kişisel bir başarısızlık saymadan önce havaya, uykuya, bozulan düzene ve çevremizdeki beklentilere bakmak gerekiyor.




Comments