2026-Temmuz’da İzlediklerim (3 Film - 2 Gösteri
- 9 hours ago
- 6 min read
Bu mevsimi sevenler kusura bakmasın ama ne mutlu ki yazın üçte ikisi bitti. Herkes ortamını hazırladıktan sonra keyifle izleme taraftarıdır, patlamış mısıra dönmüş biçimde değil. Neyse ki çoğu gitti azı kaldı. Ben de sıcaklıktan silkinmek için vantilatörü vücuduma dayamışken eğlenceli bir şeylerle başlamak istedim ve bu aya iki de gösteri ekledim. Bakalım günlerim sinema yönünden nasıl geçmiş ve sizler bunlardan hangilerini duymuşsunuz/izlemişsiniz.

Temmuz Sineması
Aslında kaç kere izlediğimi bile bilmediğim bir yapımla başladım bu aya. Neredeyse her sene açar izlerim ve artık ezberledim diyebilirim. Komedi türünü çok sevsem de gösteri bazında sadece sosyal medyadaki videolarda denk geldikçe bakarım. Bence bu tür gösteriler herkesin harcı değil. O yüzden eldekilere tutunmayı tercih edenlerdenim.

Bo Burnham oldukça genç olmasına rağmen (90 doğumlu) bence bu işin piri. Müzikal bir alt yapı ile anlatımını güçlendiriyor çoğu zaman. Yani gösteriyi izlemenin yanı sıra sadece dinlemeniz bile mümkün. Zaten (başka bir gösterisini) Spotify’da bulabiliyorsunuz. Yine de keyfi izleyince çıkıyor.
Amerikalı komedyenin ele aldığı konuların başında genelde kendisi geliyor. Psikolojik sorunları üzerinden hareket ediyor ama bunu asla tekile indirgemiyor. Bunu içselleştirmeniz kolay oluyor. Yanı sıra toplumsal hicvi yüksek derecede işleyen biri. Ünlüleri, zenginleri, internet ve sosyal medyayı, dini, politikayı ele aldığı kadar bireyin sahteliğini, birbiri arasındaki ilişkiyi ve üretici/tüketici bağını işlemede usta.
Tüm bunları kesinlikle kara mizahın dozunu düşürmeden yapıyor. Bu da aslında herkese hitap eden bir yan sunmuyor. Açıkçası yer verdiği espriler yerelden çok küresele uygunluk gösterse bile ara sıra anlaşılmayacak anlatımları bulunabiliyor. Bu biraz (dilin hem karakteristik özelliklerinden hem de kullanımı bakımından) İngilizce’nin, biraz bulunduğu ülkenin, biraz da komedi tarzının işleyişiyle alakalı. Dürüst olmak gerekirse (cidden abartmıyorum) her izlediğimde, “ah, demek burada bunu demek istedi” dediğim anlarım olmuştur.
Akıl dolu, şaşırtıcı, yüz kızartıcı ve sıra dışı esprileri deneyimlemek isteyenler için birebir. Onun her işini izledim ve tavsiye ederim. Ancak beklentiniz konusunda saydığım etmenleri dikkate almanızı da hatırlatırım.
2013 yapımı bu gösteri (keşke fazlası olsa dedirttiğinden) maalesef sadece bir saat uzunluğunda. Kuşkusuz 18+ diyeceğim türden bir mizahı içeriyor. Herkese uymayacağını belirtmiştim ama şunu demeden geçemem, çağımızın en etkili komedyenlerinden biri bence. Daha da eğlenceli bir George Carlin gösterisi gibi.
IMDb puanı, yaklaşık 14 bin kişi tarafından 8.2 olarak belirtilmiş. Benim için dört dörtlük olduğundan söylememe gerek yok.
Burnham’a uğradıktan sonraki durağım çoğunlukla Dave Chapelle oluyor. Rüştünü çoktan ispatlamış biri o. 2023 yapımı bu gösterisi de fena değil ama daha sevdiğim işleri var. Onun da tüm gösterilerini izledim. Gösterilerinin yanı sıra komedi filmlerinde de yer almış biri ve birçok komedi skeci bulunmakta.

Chapelle’in ürettikleri ve esprileri açıkçası daha çok yerele hitap eden cinsten. Bahsettiği kişiler ve olaylar ABD gündeminden ama beraberinde değindiği konular öyle değil. İnsan, ırk ve cinsiyetler arasındaki etkileşimi eğlenceli bir dille anlatıyor. Chapelle’in anlatımı Burnham’dan bile ağır ve herkese uymayacak cinsten. Bence komedyenlerin işi de bu olmalı: Rahatsız edici yanlarını göstermekten çekinmemeliler. Çünkü sahne, tıpkı yaşamın kendisinde olduğu gibi, bir rol yeridir. Burada anlatıcı başka bir kimliğe bürünür. Evet, bu tür gösteriler birer sahne oyunu değil ancak gerçekçi ve ciddi konular bile bu şekilde yarı hiciv yarı absürt anlatılınca keyiflidir. Bu da bazen (konuya ve ele alışına göre) tarafların sinir uçlarına dokunur. Bunun sınırlarını bilmek de komedyenin görevidir; nerede durabileceğini (ya da ileri gideceğini) bilen biri de türün ustasıdır.
Bence Chapelle bunu iyi başarıyor. Çünkü anlatımında sürekli gaza bastığı ve art arda patlattığı “terbiyesiz” şakalarının ardından öyle bir hayat öyküsüne bağlıyor ki bir anda tüm ciddiyetinizle dinlemek zorunda kalıyorsunuz, anlatılana duygusal biçimde bağlanıyorsunuz. Bunu becerebilmesi gerçekten hayret verici geliyor bana. Harika bir hikâye anlatıcısı.
Bu gösterisinde de ortaya koyuyor bunu. İtiraz edip yüzüne tükürmek isteyeceğiniz çokça şaka yapmasına rağmen bir bireyin rüyasının nasıl gelişeceğine değiniyor sonunda. Modern bir Ezop anlatısı gibi. Komik geliyor ama altta yatan bir ders olduğunu gösteri biterken açıkça görüyoruz. Gençlik yıllarındaki gösterileri böyle değil, sanırım bu iş biraz da kemale ermekle alakalı.
Yaş etiketi olarak ne olduğunu anlamışsınızdır. Kitle olarak da herkese uymayabileceğine eminim. Hatta belki de (bizim için düşünürsek) Burnham’ın gösterisinden bile sınırlı kişiyi cezbedebilir denilebilir. Ama yerelde şüphesiz komedi peygamberi niteliğinde.
IMDb’de yaklaşık 9 bin kişi oylamış ve ortalama 7 puan almış. Politik kısımlara çok değindiğinden olsa gerek biraz düşük kalmış bence. Ben de 8 vermiştim. Aslında 9-10 diyebileceğim işleri mevcut. Dediğim gibi, anlatı ne kadar mahalli biçime çekilirse anlaması ve tadı azalıyor, anlatının içine giremeyebiliyorsunuz. Yine de Carlin, Chapelle ve Burnham vazgeçilmezlerimden ve kötü günlerimde ziyaret ettiklerimden.
Ezop demişken bir diğerine geldik. En azından yönetmenlerden biri bu rumuzu benimsemeyi seviyor. Tabii bu iddialı bir kavram. Lakin film hakkını veren bir tanesi, orası kesin.
İlkgüz Film Kulübü’nün onuncu etkinliği sayesinde hepimizin keyifle seyrettiğini belirttiği bir yapım oldu. Beraberinde yapım üstünde iyice tartıştık ve keyifli bir akşam yaşadık.

Bu filmi Haziran 2025’te izlemiş ve yorumlamıştım. O zamanki görüşlerimi, belki aynı saf heyecanımla değil de grupça üstünde konuşmanın verdiği ağırbaşlılıkla onaylıyorum. Ülkemizden çıkan iyi eserlerden, nadide yapımlardan.
Oyuncular, kostümler, dil kullanımı, tarihi kurgu, renkler çok yerinde hissettiriyor. Göze batacak yerleri muhtemelen az. Tekrar tekrar övmek istemiyorum. O zaman on üstünden on vermiştim. Şimdi, çok geçmeden ikinci kez izlediğimden (ki bu yazılarıma başladığımdan beri ilk defa bir filmi ikinci kez izlemiş oldum) ötürü benzer ölçüde puanlama yapıyor ve 9-9.5 arası diyorum.
IMDb’de 14 bin kadar kişinin oyları sonucunda 7.5 puanda kalmış olsa da asla hak etmediği bir düşüklükte. İzledikten sonra anlayacaksınız. Son olarak, filmi 18+ olarak ele almak doğru olacaktır.
İlkgüz Kitap Kulübü 55. etkinliğinde okuduğumuz kitabın filmini izlemek istedim. Okuduklarımızın sesli anlatısı olduğunda ya da filmi bulunduğunda hoşuma gidiyor. Aslında kitap dinleyen biri değilim ama tercih eden arkadaşlarımız sayıca fazla. Filmini izleyenler de oluyor elbette. Bu yüzden görüşümüzdeki ve yorum yelpazemizdeki büyüme kaçınılmaz oluyor.

Bir buçuk saatlik bu film 1981 yapımı. Yaşar Kemal’in anlatısına sadık kalındığı görülüyor. Bu bağlamda ele alacak olursanız bence gayet iyi. Özünden şaşmayan bir uyarlama olmuş. Fakat…
Eski tarz eserleri izlemekte zorlanıyorum. Bundan ötürü onlara karşı görüşlerim biraz sığ kalabiliyor. Başrolünde Türkan Şoray’ın oynadığı ve aynı zamanda yönetmenliğini de üstlendiği bu yapıma saldırma niyetinde değilim. Ancak bütünüyle bakılınca o kadar etkili değil. Sahne geçişleri ani ve havada kalır tarzda. Yavaş ve yorucu bir akışı var.
Yine de bu yergilere olumlu yönden bakma şansımız bulunuyor. Taze yönetmenlik, kitaba bağlı kalmaya çalışırken kısıtlanmak, dönemin şartlarının getirdiği muhtemel eksiklik vesaire. Köy ortamında geçerken esasında doğallığını koruyan bir tarafı var. Oyuncuların bir ikisi dışında tanınan pek yok ve kadro çoğunlukla köylülerden oluşuyor. Kitapta verilmek istenen duygu, tema ve alt metin ise izleyene geçiyor diyebilirim. Müzikleri de uyumluydu.
Bu yüzden değerlendirmeyi ikiye ayırabiliriz. Edebi ve sinematografik yönüyle. Kitabı okuduysanız olayın içine girmekte pek zorlanmazsınız ama yine de yorulabilirsiniz. Sinema açısından bakınca eleştiriler boyut kazanabiliyor. Kitabı okumadan izlediyseniz beğenmemeniz biraz daha olası diye tahmin ediyorum. Bir tercihte bulunacaksanız eğer önce okumanızı öneririm. Sonrası size kalmış.
Anlaşılır bir şekilde sadece 339 adet puan verilmiş. 6.4 ağırlık oluşmuş. Ben de 5-5.5 arası veriyorum. Kitabın hatırına bu en fazla 6-6.5 olurdu. Benim aksime eski dönem çekimlerini izlemeyi seven birisiyseniz lütfen bu yorumlarıma aldırmayınız.
5. The Green Mile (Yeşil Yol)
Ayın kapanışını da iki gün sonra gerçekleştireceğimiz İlkgüz Kitap Kulübü 56. etkinliğinde okuyacağımız kitabımızın yapımıyla bitiriyorum. Küçükken televizyonda denk gelip izlediğimiz ancak birkaç sahnesi dışında hatırlamadığımız o film, evet.

Kitabı bitirmemiş olsam da epey akıcı ilerliyor. Varken filmini de mutlaka izlemem, hatırlamam ve kitapla olan paralelliğini tartmam gerekiyordu. İyi ki izlemişim. Okuduğum yere kadar belirtecek olursam özgün eserden neredeyse hiç sapılmamış. Hatta diyalogları önceden söyleyip karakterlere sufle verirken eğlendim.
1999 yapımı film dile kolay üç saat on dakikalık bir anlatıya sahip. Ancak sizi temin ederim ki öyle bir his yaşatmıyor. Sanki hepi topu iki saatlik bir izleme yaptığınızı düşünüyorsunuz. Bu açıdan ilgi çekici.
Konusu elektrikli sandalye mahkumları ve onları gözleyen gardiyanlar üstünden şekilleniyor. Her suçlu, zamanı gelince yaptıklarının bedelini acı son ile ödüyor. Buradaki gardiyanlarla olan iletişimleri ve kendi aralarındaki ilişki eserin akışını oluşturuyor.
Fakat bir gün beklenmedik biri geliyor bu hapishaneye. Kocaman bir siyahi. Buna rağmen korkutucu değil hatta bir köpek yavrusu gibi titrek ve çekinik. Sürekli ağlıyor, narince konuşuyor. Bu tezatlık herkesin dikkatini çekiyor. Zamanla öğreniyoruz ki o gerçekten de sıradan biri değil. Bir şekilde ettiği yardımları sayesinde akıllara çıkmaksızın kazınıyor. Ancak günün sonunda o da bir mahkum ve cezasını çekmek durumunda. Bu noktada hem seyirci hem de eserdeki karakterler ortak soruyu soruyor: Kimin ölüp kimin ölmeyeceğine kim karar veriyor?
Stephen King’in bu romanı usta oyuncu Tom Hanks’in başrolünde güzelce icra edilmiş. 1.6 milyon oy sonucunda ise 8.6 puana sahip durumda. Ben de bolca duygulandığım yapım için 9-9.5 (neden 10 değil bilmiyorum) veriyorum. İzlemenizin üstünden yıllar geçtiyse tekrar izlemenizi tavsiye ediyorum.
Farklı türlere değindiğim bir ayı geride bıraktım. Ne çabuk geçip gidiyor zaman. İzlediklerimi yazmaya başlayalı neredeyse iki sene olacak. Geçen bunca vaktin ardında seyir zevki çoğunlukla yüksek diyebileceğim yapımlarla buluştuğum için memnunum. Bunu bir arayış gibi görmediğimden rastgelenin gücüne inanıyorum. Yine de tavsiyeler de bir o kadar değerli ve beklenmedik oluyor. Bu yüzden eylülü kıskanmasını temenni ettiğim sıcak ağustos günlerinde izlememi önerdikleriniz olursa yorumlarda bekliyorum. Kendinize iyi bakın ve bolca su için.




Comments