top of page

Yeni Bir Dünya, Eski Bir İnsan

  • 17 hours ago
  • 5 min read

Bir zaman makinesi olmadan H. G. Wells’in gözünden bugünün dünyasına bakmak


Eserlerini okumayı pek sevdiğim, onlarca öyküsünü okuduğum Herbert George Wells’i her ölüm yıl dönümünde anmayı artık küçük bir alışkanlığa dönüştürdüm. 13 Ağustos 1946’da hayatını kaybeden Wells’in ölümünün üzerinden bu yıl tam seksen yıl geçti. Bunun en güzel yanı, aynı yazarı her defasında başka bir yerden görebilmek oldu. İlk yıl onun edebiyattaki yerinden, sonrakinde kişisel anlamda bir tür edebi dönüşüm fikrinden, geçen yıl ise geleceği hayal etme biçiminden söz ettim. Bu kez aklıma farklı bir soru takıldı ve bu soruyu aslında daha önce hiçbir yazar için sormadığım için heyecanla düşünmeye koyuldum: Wells bugün yaşasaydı ne hakkında yazardı?


Bu soru, yazan biri olarak beni ayrıca ilgilendiriyor. Çünkü yazacağım kurguları seçerken nasıl hareket ettiğimi de sık sık düşünüyorum. Bir fikre yönelmemi ya da ondan vazgeçmemi sağlayan şeyleri sorguluyorum. Eldekileri toparlıyorum, eski notlarıma bakıyorum, rastgele araştırmalar yapıyorum. Fakat bunu hiç eski yazarların bakış açısından düşünmemiştim. “Onlar nasıl yapıyorlardı?” demek istemiyorum. Asıl merak ettiğim, şimdi yaşasalardı ne yapacakları.


Bu soruyu Wells üzerinden düşünmek ise ayrıca anlamlı geliyor bana. Çünkü onu geleceği icatlar üzerinden hayal eden bir yazar olarak görmüyorum. Yüz yılı aşkın süre önce yazdığı kurgularda bilimsel bir ihtimali ortaya atıp onu insanların arasına bırakıyor. Ardından sınıfın, iktidarın, korkunun, merakın ya da insanın kendini üstün görme eğiliminin o ihtimalle ne yapacağını izliyor. Dolayısıyla bugün yaşasaydı ne yazacağını düşünmek, hangi yeni teknolojiden haberdar olacağını tahmin etmekten ziyade, bugünün dünyasında hangi çatlaklara dikkat kesileceğini düşünmek anlamına geliyor. Tam da bu yüzden bu soruyu onun üzerinden sormak bana özellikle uygun geliyor.



Aklıma gelen ilk cevap elbette geleceğin teknolojileri oluyor. Yapay zekâ, genetik mühendisliği, iklim krizi, uzay yolculukları… Fakat Wells’i yalnızca gelecekte hangi teknolojinin ortaya çıkacağını tahmin etmeye çalışan bir yazar gibi düşünmek bana eksik geliyor. Onun eserlerinde asıl ilgi çekici olan çoğu zaman icadın kendisinden çok o icatla birlikte insanın ve toplumun neye dönüşeceği.


Bu yüzden Wells’in bugün yaşasaydı ilgisini çokça çekeceğini düşündüğüm konulardan biri yapay zekâ olurdu. Ama muhtemelen “Yapay zekâ ne kadar gelişecek?” diye sormazdı. Onun yerine, bu yeni gücün kimlerin elinde toplanacağını ve insanlar arasındaki eşitsizliği nasıl değiştireceğini merak ederdi.


Bunun izini zaten “Zaman Makinesi”nde (The Time Machine) de görebiliyoruz. Romanın çok uzak geleceğinde insanlık Eloi ve Morlocklar olarak iki ayrı topluluğa ayrılmıştır. Bu ayrım ilk bakışta yalnızca evrimsel bir fikir gibi görünür fakat altında sınıfsal bir ayrım vardır. Bir zamanların ayrıcalıklıları ve çalışan sınıfları öylesine birbirinden kopmuştur ki sonunda biyolojik olarak bile farklılaşmışlardır. Wells burada “İnsan gelecekte nasıl görünebilir?” diye değil, “Bugünkü eşitsizlik yeterince uzun sürerse bizi neye dönüştürebilir?” diye soruyor esasında.


2026’ya baksa benzer bir soruyu yapay zekâ üzerinden kurması bana hiç uzak gelmiyor. Bu teknoloji herkese aynı imkânı mı sağlayacak, yoksa onu geliştiren, yöneten ve en iyi kullananlarla geri kalanlar arasındaki farkı mı büyütecek? Bir grup, yapay zekâyı kendi düşünme ve üretme kapasitesini artırmak için kullanırken başka bir grup, onun verdiği kararlara tabi yaşayan insanlara dönüşebilir mi? Wells’in ilgisini muhtemelen yapay zekânın ne kadar “akıllı” olduğu kadar, onun insanları hangi yeni sınıflara ayırabileceği de çekerdi.


Bir başka güçlü konu ise kesinlikle bilgi olurdu.


Ulusların üzerinde işleyecek ortak bir dünya düzenini savunan Wells, kurgu dışı yazılarında da bu siyasi görüşlerini belirtirdi. (Bence mantıksız ama konu bu değil) Bu ortaklaşma düşüncesi siyasetten bilgiye de uzanıyordu. Yaşamının ilerleyen dönemlerinde insan bilgisinin de ortak bir sistem içinde toplanabileceği fikri üzerinde durmuş ve bunu bir tür “Dünya Beyni” (World Brain) olarak düşünmüştü. Bugün baktığımızda onun hayal ettiği şeye aslında hiç olmadığı kadar yaklaşmış durumdayız. İnsanlığın ürettiği bilgiye birkaç saniye içinde ulaşabiliyoruz. Fakat aynı zamanda yanlış bilgiye, manipülasyona ve birbirinden tamamen farklı gerçekliklere de aynı hızla ulaşabiliyoruz.


Hâliyle Wells’in burada ilgisini çekebilecek soru bence çok basit ama rahatsız edici olurdu: “Bütün bilgiye ulaşabilmek bizi gerçekten daha bilgili yaptı mı?” Zira bu soru onun eserlerindeki başka bir eğilimle de örtüşüyor. Onun için bilgi çoğu zaman masum değildir. Bilgi beraberinde güç getirir ve o gücü kullanan kişinin karakteri önem kazanır.


Görünmez Adamda (The Invisible Man) bilim adamının keşfi bunun güzel bir örneğidir. Görünmezlik başlı başına olağanüstü bir bilimsel başarıdır, evet. Fakat Wells romanını bu başarının nasıl elde edildiğini anlatmakla sınırlamıyor. Karakter görünmez olduğunda, toplumun kurallarından da görünmez olabileceğini düşünüyor. Bilimsel başarı kısa sürede güç arzusuna dönüşüyor. Böylece bahsettiğimiz “bilgi güçtür” düşüncesi de, onun elinde bozulmuş bir biçimde gerçeğe dönüşüyor.


Bugünün dünyasında da bilgiye veya algoritmalara sahip olmak, onları elinde bulunduran teknoloji baronlarına toplum üzerinde bir tür görünmez güç verebiliyor. İnsanların ne göreceğine, ne okuyacağına, hangi ürünle karşılaşacağına hatta zaman zaman hangi düşüncenin önüne çıkacağına karar veren sistemlerin çoğunu doğrudan görmüyoruz. Biliyor olsak bile çoğu zaman buna doğrudan müdahale edemiyoruz. Wells’in böyle bir dünyada görünmez bir adamdan çok, görünmez bir sistem hakkında yazması hiç şaşırtıcı olmazdı diye düşünüyorum.


Savaş teknolojileri de muhtemelen ondan kaçamazdı.


Wells’in savaşla ilgisi Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) ve Havadaki Savaş (The War in the Air) ile sınırlı değil elbette. Eserlerinde teknolojinin savaşı nasıl dönüştürebileceğini düşünmüştü. Örneğin Dünyalar Savaşı’nda Marslılarla birlikte onların kullandığı “ısı ışını” gibi yeni bir savaş teknolojisiyle de karşılaşıyoruz. Fakat bu silahların ilk deneme tahtası biz oluyoruz. Yenilik ve gelişim her zaman iyi yanlarıyla çıkmıyor karşımıza. Buradaki asıl vurucu taraf, Wells’in teknolojik bir yeniliği yalnızca hayranlık uyandıracak bir gelişme olarak sunmaması; o gelişmenin insanın aleyhine de dönebileceğini göstermesi.


Bundan ötürü de, bugün otonom silahları, insansız savaş araçlarını, siber saldırıları ve yapay zekâ destekli askeri sistemleri görseydi yalnızca “geleceğin savaşları nasıl olacak” diye merak edeceğini sanmıyorum. Muhtemelen savaşın karar verme hızı insanın karar verme hızını geçtiğinde ne olacağını sorardı. Bir saldırı birkaç saniye içinde algoritmalar tarafından değerlendirilip karşılık bulduğunda insanın düşünmeye, vazgeçmeye veya hata yaptığını anlamaya zamanı kalır mı?



Yani Wells’in seçeceği konuların, görünen başlıktan çok o başlığın altında yatan meselelerle ilgili olacağını tahmin ediyorum. Üstelik bunlar rastgele kurulmuş “acaba”lardan çok, onun bilimsel, toplumsal ve siyasi meselelere nasıl baktığını düşünerek yapılabilecek çıkarımlar olurdu.


Bilim kurguya modern anlamda yön veren ve ölümünün üzerinden seksen yıl geçen yazarın romanlarını genel hatlarıyla düşündüğümde, hepsinin çevresinde dolaşan sorulardan biri bana şuymuş gibi geliyor: Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi? Wells’in bu konuya yalnızca korkuyla yaklaşacağını düşünmek de doğru olmaz. Kendi döneminin bilimsel ve toplumsal düşüncelerinden etkilenmiş, insanlığın bilinçli biçimde geliştirilebileceği fikrine zaman zaman oldukça fazla güvenmiş bir yazardan söz ediyoruz. Dolayısıyla bugünün genetik teknolojilerini görse, “Doktor Moreau'nun Adası”nı (The Island of Doctor Moreau) düşününce hem büyüleneceğini hem de onların yaratabileceği yeni insan türünü merak edeceğini düşünüyorum.



Tüm bu değindiklerimden ötürü Wells bugün yaşasaydı tek bir konu seçmeyeceğini düşünüyorum. Zaten eski eserlerinde de çoğu zaman böyle yapmamış.


Zaman Makinesi ile zaman yolculuğunun altında, Wells’in sosyalist düşüncesinin de yansıması olarak sınıf ayrımı ve evrim birlikte işlenir. Görünmez Adam ile görünmezlik vurgusu yapılsa da bilimsel keşif, güç arzusu ve toplumsal sorumluluk bir araya gelir. Veyahut son örneğimizdeki Doktor Moreau’nun Adası biyolojik deneylerden ibaret değildir çünkü bilim, etik ve insanın doğaya hükmetme isteği birbirine karışır.


Zannediyorum ki Wells’in asıl özelliği tam burada yatıyordu. Tek başına geleceğin teknolojisini düşünmek yerine onu insanın zaten var olan zaaflarından biriyle, yani yüzyıllar geçse de pek değişmeyen insan doğasıyla çarpıştırıyordu. Yeni bir bilimsel güç, eski bir insan problemiyle karşılaşıyor.


Bu yüzden bugün yaşasaydı yapay zekâ hakkında yazabilirdi ama yanında sınıf ayrımını da getirirdi. Genetik mühendisliğini ele alabilirdi ama insanın kendisini kusursuzlaştırma arzusunu da sorgulardı. Bilgi çağını anlatabilirdi ama insanların aynı bilgiye bakıp nasıl bambaşka gerçekliklerde yaşayabildiğini merak ederdi. Savaş teknolojilerini yazabilirdi ama asıl olarak o teknolojiyi yönetecek siyasi ve ahlaki düzenin yeterli olup olmadığını düşünürdü.


Düşündükçe ve yazdıkça bunda karar kıldım; Wells’in günümüzde yazacağı şeyin ne olacağını tahmin etmeye çalışırken en doğru cevabın temelde tek bir tema ya da konu adı vermek olmadığını düşünüyorum. Çünkü onun algısındaki gelecek hiçbir zaman yalnızca yeni makinelerden oluşmuyor. Kurduğu dünya ne kadar fantastikleşirse ya da bilimsel bir varsayımın etrafında şekillenirse şekillensin, dönüp dolaşıp yine insanın özüne varıyor.


Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page