2026-Haziran'da İzlediklerim (3 Film - 1 Animasyon)
- 2 days ago
- 6 min read
Birçoğumuz için enerjik ve heyecanlı sayılabilecek mevsime giriş yaptık. İnsan böyle zamanlarda farklı hisler barındırıyor. Okuyup izlediklerine de yansıyor bazen bu durum. İlgisini çeken alanlara yönelebiliyor ya da onlara daha çok zaman ayırabiliyor. Ben de vakit buldukça izleme isteğiyle doldum ve bu ay dört esere yer verdim. En güzeli ise daha önce izlemediklerime yer vermem oldu.

Haziran Sineması
Evet, izlememiştim. İlkgüz Film Kulübü 9. Etkinliği sayesinde zaman ayırma fırsatım oldu ne mutlu ki. Bilinen replikleri ve birkaç sahnesi dışında hiç fikrim yoktu aslında. Ancak film seçimlerimi de zaten buna göre yapıyor ve direkt olarak izlemeye girişiyorum. Keyifle izleyeceğimi biliyordum, öyle de oldu. Tabii en güzel kısmı hep beraber yorumlamaktı.

İki kardeşin hayatından bir kesit bu film. Küçük kardeş Altan rolündeki Cem Yılmaz ve abisi Nuri rolündeki Mazhar Alanson ile bilinmeze doğru yol alıyoruz.
İkisi de hayatını zar zor idame ettirebiliyor. Zıt karakterli ikiliden abisi bir işe girmiş ve belki de asla gerçekleştiremeyeceği hayaline tutunarak para kazanıyor. Diğeri ise fırlama; her işe bulaşıyor, başarısızlığı çokça tadıyor, oradan oraya koşuşturuyor. Herkese selam verip karşılığı göremeyen bir tip bu. Karizması olduğunu düşünen ama aslında kendisinden kaçılan biri. Onun da hayalleri var herkes gibi. Meşhur repliği biliyoruz. Onun ardından koşarken abisine tekrar rast gelince onu da ister istemez bu işe ortak ediyor. Süreç boyunca abisi aslında ondan neden haz etmediğini tekrar anlasa da, hayallerine yaklaştırdığı için de kabuğundan belki de ilk defa çıkabiliyor. Ancak günün sonunda yaşananlar, başlıktaki gibi, gerçekten de öyle mi oluyor? İşte filmin vermek istediği de bana kalırsa bu. Hayat her şeyiyle mi güzel yoksa her şeye rağmen mi?
1998 çıkışlı filmin estetiği çok hoş. O dönemleri hissedebiliyorsunuz. Karakterlerden özellikle Altan’ın daha baskın ve iyi oluşturulduğunu düşünüyorum. Abisi daha destekleyici bir öge tadında ama bu onun gerekliliğini de ortaya çıkarıyor. Biri olmadan yaşananlar eksik kalacaktı.
Komedinin yanı sıra elbette dram unsurları da çokça bulunuyor. Bu yüzden güldürü odaklı değil ve gerçekçilik içeren kısımlar da çarpıcı.
Yedi yaş üstü olarak belirtilen ve yaklaşık iki saat süren eser, Cem Yılmaz’ın sinema kariyerinin de başlangıcı. Öncesinde sahne deneyimi bulunduğundan olsa gerek hiç acemi yanı yok. Sadece 31 bin kişi oylamış ve 8.1 puana ulaşmış. Bence de gayet temiz ve dürüst bir 8 puan. Tavsiye ederim.
2. Coraline (Koralin)
2009 yapımı bir animasyon filmi var sırada. Bunu seçmemin nedeni ise, İlkgüz Kitap Kulübü 53. Etkinliği’nde yer alan kitabımız. Neil Gaiman’ın “Koralin” kitabını konuşmadan evvel bu yapımı da izlemek ve kitapla arasındaki benzerlikleri görmek istedim. Açıkçası aşırı bir fark olduğunu düşünmüyorum. Bazı ögeler değiştirilmiş ama asla olayın gidişatını değiştirecek düzeyde değil.

Kulüp görüşmemizde kitabın daha korkunç olduğunu belirttik. Korku, psikolojik gerilim, gotik ve fantastik türleri barındıran masalsı yapı, sinemaya aktarılınca elbette daha renkli biçim kazanmış. Çocuklardan ziyade yetişkinlere hitap eden kitabın anlatısı, bizi yutan ve ürküten bir yapıya sahip. Filmde amaçlanan ne oldu bilmiyorum ama 7+ etiketiyle ulaşılmak istenen kitlenin yaşça düşürülmeye çalışıldığını varsayıyorum. Yine de dürüst olmak gerekirse bu yaşlardaki bir çocuk için biraz fazla geleceğini söyleyebilirim. En azından 12+ olarak kabul edilebilir.
Stop motion tarzıyla oluşturulmuş bu animasyona saygı duydum. Elle uğraşılan her sanat daha zorlu ve emek dolu. Ayrıca bu tarz ona ister istemez bir çözünürlük ve doku da katmış, doğal korkusuna katkıda bulunmuş. Yine de gözü yoracak türden bir animasyon filmi olmadığını söyleyelim.
Konu olarak, Koralin ve ailesi yeni bir eve taşınır. Onunla ilgilenemeyecek derecede meşgul ebeveynlere sahip küçük kız, taşındıkları evi araştırırken gizli bir geçit bulur. Buradan geçince olaylar gelişmeye başlar. Vardığı yer aynı evdir ancak ebeveynleri değişmiştir. Daha ilgili, sevgi doludurlar. Bu durum onun hoşuna gider ve iyice alışmaya başlar ancak yolunda gitmeyen bir şeyler gelişir. Bunun farkındalığı sonrası oradan kaçış için uğraşır. Ona bu yolda yardım eden ve eseri monoton olmaktan kurtaran yan karakterlerin etkisi ile anlatı çeşitlenir, hız kazanır, ilgi çeker.
Yaklaşık iki saatlik filmi ve yüz elli sayfalık kitabı hiç sıkıcı değil bana kalırsa. Yine de bu tarzı sevmeyenler ya da beklentiyle okuyacaklar/izleyecekler için damakta bırakacağı tat yeterli gelmeyebilir. Bunun bilinciyle hareket edilmesini öneririm.
İngiliz Edebiyatı’nda tanınan Gaiman’ın epeyce bilinen bu bol ödüllü kitabının (2002’de yayımlandı) animasyon filmi de benzer bir üne kavuşmuşa benziyor. 302 bin oylama sonucunda 7.8 puana sahip. Ben ise 6-6.5 puan veriyorum. Beğenmediğimden değil de sanırım beklentiyle izlediğimden. Belki de içten içe kitaba daha çok ısındım, emin değilim. Şöyle söylemek yanlış olmaz sanırım: Animasyon açısından izleme listenize alın ama çok da acele etmeyin.
3. Lucy
2014 yapımı olduğunu görünce şaşırmadığım ama epey taze biçimde hatırladığım bir film Lucy. Film, Scarlett Johansson başrolünde tek karakter üzerinden hareketle yol alıyor. Morgan Freeman’ın da bulunduğu sahneler mevcut ama yan rolde.

Bilim kurgu ve aksiyon ağırlıklı bu türde insan zekâsının farklılaşması (açığa çıkması? yapaylaşması?) işlenmiş. Yapımın bilinirliğini oluşturan soru da şöyle olmuştu, hatırlarsınız: “İnsan, beyninin yüzde yüzünü kullanabilseydi ne olurdu?”
Elbette bilimsel açıdan tutarlı olmadığı birçok kez dile getirilen eser aslında kurgu bir düşünce deneyi tarzında oluşturulmuş varsayabiliriz. Ben de kurgu bir öyküm için alakalı düşüncelere dalıp yapay zekâ aracını kullanıyorken birdenbire aklıma gelince yaptığım her şeyi durdurup filmi izledim mesela. Yani bu şekliyle ele alınca ilgi çekici ve tartışma konusu olmaya aday. Şüphesiz on iki sene önce bu durum daha etkiliydi.
Konusunu tekrar söylemeye gerek yok aslında, bu süreci Lucy isimli bir kadınla beraber öğreniyoruz. Yanlışlıkla maruz kaldığı bu süreçte bambaşka bir zekânın ürünü hâline geliyor. Hayal gücümüze eşlikçi görseller ve kurgusal fikirler ortaya çıkıyor. Bazı atıflarda bulunuyor, merak uyandırıcı, duygusuz ya da robotik sayılabilecek bazı eşiklerden geçiliyor. Orası da sizin bu konuya nasıl baktığınızla alakalı biçimde değişiyor. Benim açımdan zaten merak unsuru olduğundan pat diye izleme isteği oluştu seneler sonra.
Bir buçukluk saatlik filmin tanınırlığı yüksek demiştik. Yarım milyonu aşan oylamayla (581 bin) IMDb puanı 6.4 olarak şekillenmiş. Yüksek oy oranı aynı doğrultuda yüksek puanı getirmek zorunda değil. Üstelik bir eser ne kadar tanınırlık kazanırsa bence eleştiri ölçüsü de artacağından bu sonucu alması kaçınılmaz. Yine de başta insan kapasitesinin kullanımıyla ilgili bahsettiğimiz sloganın çokça bilinmesi epey cezbedici bulunduğundan öngörüyü de yükseltti diye düşünüyorum. Film harikulade değil, doğru ve beklentiyle izlendiğinde bunu veremeyecektir, bu da bence puan düşüklüğünü açıklıyor. Fakat gündelik bir izleme için hiç fena sayılmaz. Hatta iddia ediyorum ki bilim kurgu filmleri bilimsel dayanakları için değil, bizde uyandırabileceği potansiyel fikir ve düşünceler için izlenmeli. Bilimsel tutarlılık isteyen gitsin belgesel izlesin. “Yıldızlararası”nı bilmem kaçıncı kez seyretsin. Taş atmıyorum, sahiden diyorum.
Puanım 7-7.5 bandında. Ne aşağısını hak ediyor ne yukarısını.
4. eXistenZ
Heh, işte geldik. Yıllardır listemde olan bir başkası. Denk geldiğimde, “Yahu şunu hâlâ izlemedim,” deyip, listemi güncelleyip asla izlemediğim o yapım. Birkaç gün önce nihayet bir anda başlayıverdim. Ve gerçekten ilginç bir film olduğunu anladım. Sinemada acayiplik, korku ve gerilim denilince akla ilk gelenlerden David Cronenberg’ün bir diğer eseri.

1999 yapımı filmin kadrosu müthiş. Jude Law ve Jennifer Jason Leigh başrollerinin yanı sıra yer yer Christopher Eccleston, Willem Dafoe, Ian Holm gibi sağlam oyuncularla karşılaşıyoruz. Ustalıklarıyla ayrı bir tat katıyorlar.
En başından tekrarlıyorum: Bu film acayip. Ama bununla sınırlı kalmıyor çünkü belirttiğimiz gibi, neredeyse her filmi 5.5-7.5 puan aralığında olan Cronenberg’ün işi. Bu yüzden acayipten öte, garip ve yer yer görsel anlamda çirkin, rahatsız edici. Dönemin sinemasından ötürü değil, yönetmen tercihi bu yönde. Yani filmi üç kavramla tanımlasam, grotesk, kafa karıştırıcı ve hayal gücü yüksek derdim.
Bir bilgilendirmenin ardından konusuna geçeceğim; film ile Matrix serisinin ilkinin sinemaya çıkışı arasında bir-iki ay fark var o kadar. Matrix sinema tarihini alt üst ederken bu dönemlerde çıkan diğer başarılı bilim kurgu filmleri ya gölgede kaldı ve tanınırlık yakalayamadı ya da Matrix’in izleyicilerde belirlediği standartların altında/dışında kaldığından beğenilmedi. Bu bağlamda size en az üç-beş film bile sayabilirim; Matrix’in dünyanın bilim kurgu türü hakkındaki hayal gücünü şekillendirmesi açısından üstünde tez yazılmalı bence.
Ama biz farklı bir dünyaya davet edildiğimiz eXistenZ’a dönelim. (Existence = Varoluş)
Bir grup oyuncu, o dönemde piyasaya sürülecek bir oyun konsolunun tanıtımı için bir araya gelmiştir. İnsanların bedenine fiziksel olarak bağlayarak oynayabildiği oyunda, kendilerini o oyunun dünyasında bulurlar. Gerçek bir oyuncu olma hissini yaşarlar. Bu toplantı esnasında ünlü geliştirici Allegra, tanıtımı yaparken sanal dünyalara karşıt görüşlü bir protestocu tarafından vurulur ve salondaki görevli Ted ile güvenliği açısından oradan uzaklaşır. Vücudunda oyun portu (bağlantı noktası) bulunmayan Ted bunu bir şekilde edinir, kaçırabildikleri konsol ile beraber oyun deneyimini ilk kez, Allegra ile birlikte yaşar.
Ted, yaşamından farksız olan bu yeni dünyaya alıştıkça, izleyici tarafında içsel bir sorgulamanın kapısı aralanır: Onun içinde bulunduğu ortam ne kadar gerçektir? Esas gerçeklik hangi katmandır?
Bilim kurgunun yanı sıra korku, gerilim, gizem türünü içerirken dönemin en gözde temaları olan siber dünya ve bedensel teknoloji içeriklerini barındıran akıl almaz bir yapım.
Bir buçuk saat süren gösterimin yaş etiketi için 18+ vermenin kesinliği içerisindeyim. Açık bir zihin ve merakla izlenmesini tavsiye ederken her eserin dönemine göre değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. Uyarı niteliğindeki bu sözlerim filmi savunmak ya da “kötü” oluşunu örtbas etmek (ki evet, eserin hakkını alabildiğini de düşünmüyorum) için değil. Bundan ziyade duyduğumuz, deneyimlediğimiz ya da maruz kaldığımız teknolojik atılımların ya da sanatsal kurgu üretimlerin sıklığı ve “özgünlüğü” karşısında basit hissettirmemesini belirtmektir. Çünkü film, dönemi için yapılmayan işlerden birini ortaya koyarken şu anki aklımız ve iştahımızla bakıldığında sıradan gelebilir.
IMDb puanı 114 bin kişinin ardından 6.8 olarak şekillenmesinin sebebini de buna yoruyorum. Ben ise 7.5 puan verirken iki kez düşünmüyorum. Türün takipçilerine öneriyorum.
Yılın yarısı son buldu bile. Bu ay ise yoğundu. İzlemelerimi genel anlamda keyifli buldum. Siz neler düşünüyorsunuz? Aralarından izledikleriniz var mı? Umarım Temmuz’da, güzel yapımlarla tekrar görüşürüz. Su içmeyi unutmayın.




Comments