2026-Ocak’ta İzlediklerim (2 Film-1 Animasyon-1 Gösteri)
- Sarnav
- Jan 23
- 5 min read
İşte, arada bir 2025 yazmaya devam ettiğimiz günlerdeyiz! Oysaki Ocak bir kez daha geldi hayatımıza ve hatta geçiyor bile! Durum buyken en uygun vakitlerimizde filmlerle, kitaplarla ve sevdiğimiz diğer uğraşlarla doldurmak bizim hakkımız. O halde bakalım bu ay neleri seyre dalmışız.

Photo by Myke Simon on Unsplash
Ocak Sineması
1. CMXXIV
Yılın açılışını sosyal medyada kesitlerini ardı ardına görmeye başladığım için Cem Yılmaz’ın son gösterisini izleyerek yaptım. Gayet keyifli ve bol kahkahalı bir sene başlangıcı oldu benim için.

“CMXXIV” Movie Poster - Image Source
Gösterisinde güncel sorunlara yer vermiş. Onu hepimiz tanıyoruz, dili kıvrak ve zekası keskin. Buna göre taşı gediğine oturtmayı beceriyor elbette. Uç görülen, toplumda yer eden ancak çok fazla dillendirilmeyen konuları kendi üslubunca aktarmaya devam etmiş bu gösterisinde de.
Direkt girişelim: Elbette küfür içeren kısımlar var. Küfre karşı ön yargılı biri olmadığımdan ve bunun da tıpkı toplumdaki diğer (ve çok daha kötü) yaşanan olumsuzluklar kadar gerçek olduğunun bilinciyle izlediğimden sorun etmiyorum. (Belirtmeye gerek yok ki sürekli bu şekilde iletişim ve insan ilişkisi kurmaktan bahsetmiyorum.) Kaldı ki esasında böyle (bilerek küfreden) biri olmadığını anlattığı bölümlerde kendimle özdeşleştirebildim. Bir bireyin diğerlerinden farklı bir bakış açısına sahip olmasının kabul görmediği bölüm (izleyenler için, futbol anısı kısmı) özellikle hoşuma gitti.
Dikkatli izleyiciler birçok konunun rastgele seçilmediğini fark etmiştir. Cem Yılmaz’ın, toplum sorunlarını dile getirme derdi var. Yani eski usul komedi anlayışında olduğu gibi (tiyatrodan yetişen usta oyuncularımızı hatırlarsanız) hicvederek güldürme prensibi içerisinde. Bu yüzden şakalarının alt metninde hemen hemen her zaman özellikle de günümüzdeki sorunlar yer bulmakta. Bazen bunu metaforik olarak veriyor bazen de beklenmedik bir ciddiyetle.
Günümüzde toplumlar üretmekten çok tüketmeyi sevdiğinden, eleştiri kültürü de yerin dibini boyladı. Bilirkişi konumunda kontenjanlar dopdolu. Ancak bu sevdadan vazgeçmeyip kendimizce beğenmediğimiz tek konuya odaklanıyor ve bütüne yayarak yorumlamalar yapıyoruz. Haliyle denilenin hiçbir kıymeti olmuyor. Ancak söylenilenler bir çamur gibi iz bırakıyor. Özellikle de konu hakkında fikri olmayan insanlarda bir şekilde yönlendirmeye sebep oluyor.
Bunu söylememin nedeni bu gösteriden sonra garip açılardan eleştirel yorumların doğması. Medyaya düştüğümüz an bir değerlendirmeye tabi tutuluyoruz, çıkış yolu yok. Parmaklar hep karşıdakini işaret ediyorken özümüze söyleneni ise savuşturma derdindeyiz. Sanırım evdeki aynaya sıkça bakılmadığından olsa gerek. Bakın argo kullanmadan söyledim, esasında ne dediğimi ise anladınız.
Sürpriz kaçırmadan anlatmaya özen gösterdiğim sözlerimden anlamışsınızdır ki sevdiğim bir gösteriydi. Sadece 2200 kişinin oyladığı IMDb puanının 6.8 olduğunu gördüm. Bense 8 veriyorum.
2. Soul
Uzun zamandır izleme listemde duran harika bir animasyon ile devam ediyoruz şimdi. Ayrıca İlkgüz Film Kulübü 6. Etkinliğimizin de ana malzemesi idi Soul. Disney Pixar’ın elinden çıkan 2020 yapımı hoş ve sevimli bir anlatı.

“Soul” Movie Poster - Image Source
Jazz piyanisti olma hayalini taşıyan Joe’nun acı-tatlı öyküsüne konuk oluyoruz. Aslında bir müzik öğretmeni olan Joe, sevdiği bir jazz kulübünde başarılı bir sanatçıdan çalışma teklifi alarak sonunda buna yaklaşmıştır. Ancak onu uzaklaştıran ise ölümün ta kendisi olmuştur.
Durun durun, sürprizi kaçırmıyorum. Zira esas film bundan sonra başlıyor. Yolun sonuna gelmiş karakterimiz kendini asla tahmin edemediği bir yerde, ilginç varlıklarla çevrili buluyor. Önünde ise onu bekleyen bir yolculuk vardır. Tutkuyu bulma, kavrama ve deneyimleme yolculuğu. Hatta kaybolmuş bir arkadaşına da yardım ederek hayatının anlamını aramaya başlar.
Bu animasyon biraz durup düşünme seansı. Zevkle izlerken yer yer içlenme, heveslenme ve sorgulama şansı tanıyor size. Çocuklara iyi kullanılmış renk ve akılcı çizimlerin, yetişkinlere ise içerdiğini felsefi anlayışın zevkini ayrı ayrı tattırabiliyor.
Kulübümüzce hemfikir olduğumuz filmi herkese kesinlikle tavsiye ediyoruz. Kaliteli müziğe doyacağınız ve gülümseyen sahnelerin ardından ara sıra duygulanacağınız bir yapım olacaktır. 441 bin kişinin oylayıp da 8 ortalama puana ulaştırdığı bu animasyon filmi için benden tertemiz bir 10 puan çıkıyor. Böylece senenin ilk 10 puanını dağıtmış oluyorum.
3. Event Horizon (Ufuk Faciası)
Havayı biraz dağıtıp gözde türüm bilim kurguya yer verme niyetindeyken vakit geçirdiğim bir sitede filmden bir sahnenin karesini gördüm. İlgimi çekti ve ne olduğunu araştırınca “Event Horizon” ile karşılaştım. Bildiğime emin olmadığım bir yapımdı çünkü bir noktadan sonra bazı bilim kurgu filmlerini ismen birbirine karıştırıyorum. Çünkü gizemli veya bilimsel havayı vermek için yaratıcı bir seçimden ziyade direkt bir kullanım tercih ediyorlar. İzlemediğim bir film olduğundan direkt yer verdim. Son olarak, 1997 yapımı filmi izlediğim sitede “Ufuk Faciası” olarak geçse de zamanla iyice yer etmiş bir terim olarak “olay ufku” sözcük öbeği de doğru bir kullanım. Belki bu şekliyle de denk gelmiş olabilirsiniz.

“Event Horizon” Movie Poster - Image Source
Uzay seyrindeki bir grup, görev nedeniyle efsaneleşmiş bir geminin araştırılması için yolculuk eder. Çok uzaklardaki bu gemiye nihayet ulaşılır ve girip saha araştırması yapılır. Psikolojik korku ile ilgi çekici biçimde başlayan anlatım bu noktadan sonra keskin bir biçimde korkunun kollarına bırakır bizi.
Gemi tayfası, buldukları gemiye dağılıp bilgi edinmeye çalışırken beklenmedik olaylarla karşılaştıkça yanlış giden şeyler yaşanır. Grup içindeki gerilim, önceden bu gemide görev yapmış doktorun ikilemli açıklamalarıyla büyür.
Sanırım daha fazla anlatmaya gerek yok ama şunu söylemem lazım: Korku ve gerilim atmosferi tahmin ettiğinizden daha yoğun. Bana kalırsa filmi sizin için olumlu ya da olumsuz kılacak en önemli etmen de bu doz olacaktır. Kaldı ki, okuduğuma göre filmde birçok sahne rahatsız ediciliğinden ötürü silinmek zorunda bile kalmış.
İzleyenler için belki Alien (1979) serisi hissi verebilir ki o yapımdan esinlenmiş olduğuna adım kadar eminim. Öte yandan bende, 1995 yapımı Magnetic Rose animasyonunu çağrıştırdı. Onu izleyenler, bu filmin özünde yatan etmenin ne olabileceğini az çok tahmin edebilirler. Oyuncu kadrosunda ise bu türde dönemin en aranan isimlerinden biri olan Laurence Fishburne’ü görmek güzeldi.
Bir buçuk saatlik bu filmin 18+ olarak ele alınması gerektiğini hızlıca tekrarlayayım. 212 bin kişinin oylarıyla 6.6 ortalama puana erişen bu yapım için ise ben de 6-6.5 civarı bir puan veriyorum. Benim için gerçekten orta şekerli bir filmdi. Ne iyi ne kötü dediklerimizden.
4. The Giver (Seçilmiş Kişi)
Yarın İlkgüz Kitap Kulübü’nün bu seneki ilk görüşmesini yapacağız. Kitabımızın filmi bulunduğundan göz atmak istedim. Edebi eserlerin sinemaya yansımasını her zaman için merak uyandırıcı buluyorum.
Oyuncu kadrosunda yer alan Jeff Bridges, Meryl Streep ve Alexandar Skarsgard gibi isimlerse sürpriz etkisi yarattı.

“The Giver” Movie Poster - Image Source
2014’e ait bu yapımla beraber kendimizi distopik bir anlatının içinde buluyoruz. Süregiden bir düzenin bulunduğu, hastalıkların azaltıldığı ya da hastalara hemen müdahale edildiği, herkesin eşit haklara sahip olduğu, şiddetin ortadan kaldırıldığı, insanların birbiriyle olan ilişkisinin mesafeli olduğu, net kurallar çerçevesinde yaşanılan, duygusal kavramların yerini mantığın aldığı tabiri caizse renklerin kayıp gittiği bir topluluğu seyrediyoruz.
Kimimiz için son derece makul gibi görünebilir bu söylenenler. Herkes güveni, sağlığı ve eşit biçimde uygulanan bir düzenin içinde yer almak ister. Ancak zaten işin distopya denilen kısmı da burası. Belirtilenler esasında böyle midir? Böyleyse insanın insanlığından ne kadarı kalır? Duyguların hiç söz hakkı yok mudur? Ve belki de en önemli soru: Neden böyle bir sistem kurulma gereği duyulmuştur?
Bilim kurgu, distopya, belki biraz gerilim ve dram ile birlikte gençlik anlatısını barındıran bu film herkesin izleyebileceği türden bir tanesi. Sürprizi kaçırmamak içinse en önemli öge ve karakterlere değinmedim. Kitabını da tavsiye edebilirim. Bir-iki günde bitirebileceğiniz türden bir kitap ve bir dörtlemenin ilki. Filmle kitabı arasında müthiş farklılıklar yok ama bir noktada yönetmen (ve/veya senarist) görsel sanatın getirisini kullanmayı yeğleyerek gidişatta az biraz değişiklikler yapmayı tercih etmiş belli ki.
Toplamda 130 bin oy kullanılmış bu yapım için. 6.4 ortalama puanı olduğu görülüyor. Dürüst olmak gerekirse anlaşılır buluyorum. Yine de 7 puan ile buna katkıda bulunmayı tercih ediyorum.
Bu ay hızlı başladı gibi hissediyorum. Ayrıca dolu doluydu. Dört yapıma vakit ayırmayı nasıl becerdim bilemiyorum. Ancak hepsine nedenleriyle vakit ayırıp izlerken zevk aldım, önemli olan da bu. Geçen ayın sonunda ise yazımdan sonra izlediğim üç yapım daha vardı.
Bir cyberpunk-komedi (nadir bir birleşim) yapımı olarak anlamakta zorluk çektiğim ama bir nedenden ötürü merakımı koparamadığım, müthiş oyuncu Christopher Waltz başrolündeki The Zero Theorem. 51 bin oyla 6 puan almış ben de 6.5-7 verdim.
Özlediğimden ve yılbaşına yaklaşırken miskin hissettiğimden aklıma gelen bir karakterin animasyonuyla devam ettim. 2011 yapımı Winnie the Pooh’yu izledim. 30 bin oy ile 7.1 puan almış ben de 8 verdim.
Son olarak da zamanda bir yolculuk yapma niyetiyle 1985 yapımı Back to the Future (Geleceğe Dönüş) ile yılı sonlandırdım. 1.4 milyon oy ile 8.5 puan almış ben de 8 puan verdim.
Şimdiden söyleyeyim Şubat ayı biraz romantik geçecektir diye tahmin ediyorum.







Comments