top of page

Bizim Geçmişimiz, Onların Başlangıcı

  • 1 day ago
  • 7 min read

İnsanlığın ürettiği kültür makinelerin hafızasına dönüştüğünde sanat, bilgi ve özgünlük yeniden sorgulanıyor


Gelecek hakkında konuşurken çoğu zaman geleceğin kendisi yerine geçmişte kurulmuş hayalleri anlatıyoruz. Çünkü henüz yaşanmamış bir zamanı tarif etmek için elimizde yalnızca bildiğimiz şeyler, gördüğümüz dünyalar ve başkalarının bize bıraktığı hikâyeler var. Onu romanlardan, filmlerden, resimlerden, bilimsel öngörülerden ve çocukluğumuzdan beri zihnimize yerleşen imgelerden parçalar toplayarak kurduğumuz için gelecek, hiçbir zaman tamamen bilinmeyen bir boşluk olmadı. Belki de bu yüzden bugün yapay zekâdan söz ederken tamamen yeni bir teknolojiyle karşılaşmışız gibi hissetmiyoruz. Bir bakıma, yıllar önce hayal ettiğimiz bir dünyanın içine giriyor ve o dünyanın gerçekten nasıl bir yer olduğunu ilk kez sınamaya başlıyoruz.


Bu yazımdaki her bölümde birbirine uzanan konulara odaklanarak geçiş yapacağım. O yüzden her birini kendi içinde tek paragraf olarak vermeyi uygun gördüm.

Evet, bana kalırsa bilim kurgu bize geleceğin nasıl olacağını söylemekten çok, onu nasıl hayal edebileceğimizi öğretti. Robotların insanlara benzeyebileceğini, makinelerin düşünebileceğini, insanların başka dünyalara gidebileceğini, gerçekliğin bir bilgisayar tarafından kurulabileceğini önce kitaplarda ve filmlerde gördük. 1984, Neuromancer, The Matrix, Her ya da Ex Machina gibi eserlerin bugün hâlâ hatırlanmasının sebebi bazı öngörülerinin gerçekleşmiş olması değil. Onlar bize henüz ortada olmayan şeyler hakkında düşünmek için bir dil verdiler âdeta. Fakat bunun tuhaf bir sonucu var: Geleceği hayal ederken bile bütünüyle özgür değiliz. Yeni olanı eski hikâyelerin kelimeleriyle tarif ediyoruz. Yapay zekâyı (iyisiyle kötüsüyle) bir makine, bir asistan, bir tehdit ya da insanın rakibi olarak düşünmemizin nedeni de, onun gerçekte ne olduğundan çok, yıllardır bize nasıl anlatıldığıyla ilgili. Bugün o hikâyelerin içinden çıkıp gerçek dünyanın içine yerleşmeye başladığımız için ilk kez kendi hayallerimizin sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyoruz.


Photo by Bin White on Unsplash
Photo by Bin White on Unsplash

Yapay zekânın ortaya çıkardığı en ilginç meselelerden biri, bugün ürettiği metinleri ve görüntüleri ortaya çıkarabilmek için geçmişte neleri öğrenmiş olduğudur. İnsanlığın yüzyıllar boyunca yazdığı kitaplar, çizdiği resimler, bestelediği müzikler ve kaydettiği görüntüler bir makinenin öğrenebileceği malzemeye dönüştü. Biz kültürü biriktirirken makineler o birikimin içinden örüntüler çıkardı. Şimdi aynı makineler bize “yeni” metinleri, görüntüleri ve fikirleri bu şekilde sunuyor. Düşününce burada tuhaf bir döngü oluşuyor: İnsan, kendi ürettiği kültürü makineye öğretiyor, makine ise öğrendiği bu kültürel parçalarla yeni kültürel üretimler ortaya koymaya başlıyor. Bir kitabın artık yalnızca edebî bir metin değil, aynı zamanda bir veri, bir örnek, bir eğitim malzemesi olduğu bir noktaya geldik. Asıl şaşırtıcı olan, kitapların artık yapay zekânın geçmişi haline gelmesi. Bizler için geçmiş ve anılar, yaşantılardır, deneyimlerdir. Onlar için ise bizlerin üretimleridir, sohbet parçalarıdır, türlü dijital kayıtlardır. Fakat makine geçmişimizi okuyup ondan “yeni” (vurguluyorum çünkü aslında yeni değiller) şeyler üretmeye başladığında, ortaya bu eserlerin ne kadarının gerçekten bize ait olduğu sorusu da çıkıyor. Belki de bunu Theseus’un gemisi’nin dijitalleşmiş hâline benzetebiliriz: Yeniden üretilen parçalar hâlâ özgünün parçası mıdır, yoksa ortaya yeni bir özgünlük mü çıkar?

Artık mesele yavaş yavaş yaratıcılıktan bilgiye, bilgiden de güvene doğru kayıyor. Bir yapay zekâ bize bir şey söylediğinde/bir bilgi verdiğinde, artık çoğu zaman ilk yaptığımız şey onun doğru olup olmadığını sorgulamak olmuyor; onun yerine ne kadar ikna edici olduğunu düşünüyoruz. Mesela biraz geçmişe gidelim. Evlerde bulunan koca ansiklopediler esas bilgi kaynağı kabul edilirdi. Bunlarda eksiklikler olurdu; aynı maddeler için verilen bilgiler diğer ansiklopedilerle karşılaştırıldığında birebir örtüşmeyebilirdi. Ansiklopedi dışında, konuya göre aile büyüğü, meslek erbabı ya da bir tür bilirkişi gibi başka kaynaklara başvurma şansımız vardı. Devamında internet hayatımızın merkezine yerleştikçe Vikipedi ortaya çıktı ve dijital ansiklopedi kavramını tekeline geçirdi. Sitede yer alan maddeler de ansiklopedilerde olduğu gibi insanlar tarafından yazılıyor ancak bu defa yeniden düzenleme şansı var. Değiştirme, siyasi çıkarlar için düzenleme, yanlı bir dille yeniden yazma imkânı var. Hızlı erişim imkânı da cabası hatta bence en önemli farklardan biri de bu. Hâliyle artık ona da başvurmadan yapay zekâ motorlarına başvuruyoruz. Bu, bilgi edinme katmanına bir diğerini ekliyor. Bakın, problem şu: Vikipedi’deki maddenin doğruluğunu sorgulamak giderek geri plana düşüyor; önem kazanan, kendiliğinden doğru kabul ettiğimiz herhangi bir bilgiye mümkün olduğunca hızlı erişmek oluyor. Yani bilginin kendisinden çok, bilgiye ulaşma hızına alışıyoruz. Bilmediğimiz bir şeyi araştırmak yerine cevabını alabiliyor, bir kitabı okumak yerine özetini çıkarabiliyor, bir konuyu anlamak yerine açıklamasını isteyebiliyoruz. Tamam, kabul edelim: Çoğu teknolojik gelişimde olduğu gibi bu kolaylık başlı başına kötü olmak zorunda değil; sorun aynı zamanda cevabın varlığını bilginin kendisiyle karıştırmaya başladığımızda ortaya çıkıyor. Çünkü bir şeyi bilmekle bir makinenin o konuda ikna edici bir cevap verebilmesi aynı şey değil. Üstelik makinenin ürettiği metin insan metnine ne kadar benzerse (ansiklopedilerdeki dili hatırlayın) aradaki farkı anlamak da o kadar zorlaşıyor. Böylece daha önce yalnızca ne bildiğimizi sorgularken artık başka bir soruyla karşılaşıyoruz: Bildiğimiz şeyin gerçekten bildiğimiz bir şey olduğunu nasıl anlayacağız? Ne berbat bir döngü değil mi? Manipülasyona ne denli açık olduğunu ya da bu teknolojiyi üretenlerin onu kullananları nasıl yönlendirebileceğini vurgulamaya gerek yok. Sorduğumuz soru ise bu noktada bilgiyle ilgili kalmıyor çünkü aynı şüphe kısa süre içinde sanatın karşısına da çıkıyor.

Düşünelim: Bir resme baktığımızda onun insan tarafından yapılmış olduğunu bilmek neden önemlidir? Bir şiirin gerçekten bir şairin zihninden çıktığını bilmek, şiirin kendisinde bulunan kelimeleri değiştirir mi? Teknik olarak hayır. Aynı cümle, aynı renkler, aynı melodi orada durmaya devam eder. Fakat eserin arkasındaki insanı bildiğimizde ona başka türlü bakarız. Kitabı okur bir anlam çıkarırız. Bir başkasının yorumunu dinleriz, anlam değişir ve gelişir. Yazarın hayatını okuruz, kafamızda başka şeyler oturur. Eser, üreticisiyle bir bütündür. Birinin dünyayı görme, seçme, yanılma ve ifade etme biçiminin izini taşır. Sanat insanidir; bazen yaralıdır, bazen eksik. Bir gitaristin konser sırasında yanlış notaya basmasıdır. Bir şairin dizesinde unuttuğu kafiyedir. Doğaldır. Tam da bu yüzden bir resimdeki küçük hata, bir cümledeki tuhaflık veya bir kaydın kusurlu sesi bize eserin varlığını hatırlatır. Yapay zekânın giderek daha kusursuz görünen işler üretebildiği şu dönemlerde, bahsettiğimiz ayrım gitgide görünür hale geliyor. Artık bir eserin güzel, etkileyici ya da “kaliteli” olması bile yetmeyebilir. Onun arkasında bir insan olduğunu bilmek isteyebiliriz. Fakat bunun bizi götürdüğü rahatsız edici bir yer var ki o da şu: İnsan yapımı olduğunu bilmediğimiz bir sanat eserine hâlâ aynı gözle bakabilir miyiz?



Demem o ki yakın gelecekte sanatçılar, eserlerini ürettikleri kadar onların kendilerine ait olduğunu da kanıtlamak zorunda kalabilir. Bir fotoğrafçının beğenmediği kareleri, çekim anına ait kayıtları, bir yazarın taslakları, notları ve yıllar boyunca biriktirdiği defterler onların yaratıcı sürecinin parçaları olmaktan çıkıp bir tür kanıta dönüşebilir. “Bu benim eserim,” demek çoğu zaman yeterliydi çünkü aksi ihtimalin sınırları belliydi. Şimdi ise bir görüntünün gerçek bir fotoğraf mı, yapay olarak üretilmiş bir görüntü mü olduğunu ya da bir metnin bir yazar tarafından mı, bir model tarafından mı oluşturulduğunu anlamak her geçen gün zorlaşıyor. Sosyal medya hesaplarındaki gönderileri paylaşırken bu tür bir ibareyi ekleme seçeneğimizin olduğunu biliyoruz. Platformların kendisi de bunu her zaman ayırt edemiyor; işin garip ve korkunç yanı bu. İbareyi koymak da kişisel bir tercih; koyulmazsa (ki etkileşim edinmek isteyenler bunu suistimal etmekten çekinmeyebilirler) yorumlar çoğunlukla gönderi içeriğinin doğal olup olmadığı yönündeki atışmaları içeriyor. Ortadaki problem şu: İçeriğin kendisinden ziyade (edebi yeterliliği, sanatseverde bıraktığı düşünce, çekim açısı vs.) o üretimin özgün olup olmadığına odaklanıyoruz. Yani ironik olan, teknoloji bize önceden hiç olmadığı kadar çok şey üretme imkânı verirken üretilen şeylerin gerçekliğinden emin olma imkânımızı azaltıyor. Sanatçı artık yalnızca eserini ortaya koymakla yetinemeyecek ve eserin arkasındaki insanı da göstermek zorunda kalabilecek. Bunun çok daha somut bir örneğine sosyal medyada denk geldim: Yorumlara yansıyabilecek olası suçlamalara karşılık olarak kendisinin tablo boyama sürecini de kayda almış ve suçlamalar sonunda bunu paylaşmıştı. Böyle bir dünyada sanatın değerini belirleyen şeyin ne olduğunu yeniden düşünmemiz kaçınılmaz görünüyor.

Muhtemelen bu yüzden yapay zekâ tartışmasının merkezine sürekli yanlış soruyu koyuyoruz. “Yapay zekâ yaratıcı olabilir mi?” sorusunun cevabı ne olursa olsun, asıl mesele belki de onun üretimlerini neden yaratıcılık olarak kabul ettiğimiz ve ortaya çıkan şeylerin gerçekten yeni üretimler olup olmadığı. İnsanlar yalnızca bir şeyler üretmek için yazıp çizmedi ya da beste yapmadı ki. Bazen anlatamadıkları bir şeyi anlatabilmek, bazen başkasının acısını anlayabilmek, bazen kendilerine bile açıklayamadıkları bir duyguyu belli bir biçime sokabilmek için yaptılar bunu. Aynı cümle, bir insanın hayatının farklı dönemlerinde bambaşka duygularla kurulabilir. Cümle değişmese bile onu doğuran deneyim değişmiştir. Bu yeni bir üretim değildir ama duygusal çıktısı farklıdır. O cümlelerin özelliği, belirli bir hayatın içinden gelmesi olur. Evet, bir makinenin üzülmesi gerekmiyor ama insanın üzüntüsünü anlatan bir metin üretebiliyor. Zekânın yapay hâli burada görünürlük kazanıyor. Ayrım tam olarak burada yatıyor olmalı. İnsan olmak, her şeyi daha kaliteli veya sanatsal biçimde üretmek anlamına gelmiyor tamam ama bir şeyi yaşamak, onunla değişmek, onu yanlış anlamak, yıllar sonra başka türlü hatırlamak ve nihayetinde bu deneyimlerin izini yaptığı şeyin içine bırakmak anlamına geliyor. Değindiğimiz üzere burada asıl etmen geçmişin değeridir. Eğer yaratıcılığın içinde böyle bir yaşanmışlık payı varsa, geleceğin asıl sorusu da makinelerin sanat yapıp yapamayacağı değil de bizim sanatta insanı aramaya devam edip etmeyeceğimiz olacak. Zira yarın öbür gün makineler de bizimkine benzer bir geçmişe, yaşanmışlıklara ve deneyimlere sahip olabilirse (pek olası görünüyor) bugün yaptığımız ayrımlar da saydamlaşabilir. O noktaya varana dek, hatta belki o noktadan sonra bile, odağımızı insana çevirmemiz gerek.

Görünüşe göre geleceği yeniden hayal etmemiz gerekiyor. Çünkü yıllardır teknolojinin geleceğini çoğunlukla iki uçta tasarladık: Ya bizi kurtaran makineler vardı ya da bizi yok edenler. Ya kusursuz bir dünya kuruyorduk ya da insanlığın sonunu hazırlıyorduk. Oysa geleceğin bu kadar kolay bir ikiliğe sığması gerekmiyor. Belki yapay zekâ insanın yerini almayacak ve insanın ne olduğunu daha fazla sorgulamasına neden olacak. Sanat ortadan kalkmayacak ama sanatın arkasındaki insanın önemi yeniden artacak. Belki kitaplar daha hızlı üretilecek fakat gerçekten okunmaya değer olanı seçmek daha zor hale gelecek. Makineler bizim yazdıklarımızı öğrenecek, biz de onlardan öğrenirken neyi kaybettiğimizi fark edeceğiz. Geleceği yalnızca felaketlerden ibaret görmemizin bir sebebi de onu yeterince farklı hayal etmeye cesaret edemememiz olabilir mi? Bilim kurgu bize geleceği düşünmek için bir dil verdi. Şimdi o dili biraz değiştirme zamanı geldi bence. Kaldı ki bu da işin en zor kısmı. Yine de bilirsiniz ki insanı insan yapan değerli bir şey vardır, makinelerde olmayan bir şey. O umuttur.

Bu bağlamda şöyle bitirmek isterim: Geleceğin en önemli sorusu, makinelerin neye dönüşeceği olmayabilir. Teknoloji, büyük bir felaket dışında, durdurulamaz. Araçlar ve gelişmeler biz istesek de istemesek de, kullanabilsek de kullanamasak da, beğensek de beğenmesek de varlıklarını bir şekilde sürdürecekler. En önemli nokta, onların karşısında bizim neye dönüşeceğimiz. Bir gün yapay zekâ gerçekten de iyi romanlar yazabilir, daha hoş resimler üretebilir, daha ikna edici hikâyeler anlatabilir. Ve bana kalırsa bu da teknolojinin gelişimi gibi kaçınılmazdır. Böyle bir durumda elimizde “Bunu bir insan mı yaptı?” sorusu olmayacak artık. Çok daha eski bir soruya geri döneceğiz: Bir eseri değerli kılan kusursuzluğu mudur yoksa arkasında onu yapmak için geçmişi bulunan, hatalar yapabilen ve yaşayan birinin bulunması mıdır? Kaldı ki unutmayalım, her üretim bizim onlara ayırdığımız zaman kadar değerlidir. Eserlerin ömürlerini bizlerin ömürleri belirler.

Geleceği henüz bilmiyoruz. İleride bunu öngörebilmenin daha somut yöntemleri için de düğmeye basılabilir. Şimdilik hayal gücümüze ve varsayımlarımıza güveniyoruz. Ancak geleceği doğru düzgün hayal edebilmenin yolu da bize anlatılmış geleceklerin içinden çıkıp neyi kaybetmek istemediğimizi düşünmekten geçiyor.


Peki, insanlık olarak neyi kaybetmek istemiyoruz?


Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page