top of page

Gelecek Geçmişe Dönerken

  • 22 hours ago
  • 4 min read

Bugün, yetmiş beş yıl önce yazılmış bir geleceğin içindeyiz

Ray Douglas Bradbury (1920 - 2012), 1950 yılında bir kısa öykü yayımladı. “There Will Come Soft Rains”.


Öykü “Bugün, 4 Ağustos 2026” diyerek açılıyor. O dönemin okurları için bu tarih uzak bir gelecekti. Bizim için ise artık bugünün ta kendisi.


Yetmiş beş yıllık bu anlatıda Bradbury geleceği anlatırken insana odaklanmış. İronik biçimde ise öyküde insanlar yok. Onların yerine, yaşamaya devam eden bir ev var. Sabah alarm çalıyor, kahvaltı hazırlanıyor, odalar temizleniyor, günlük program sürdürülüyor. Ev, yıllarca yaptığı işi aynı düzenle yapmaya devam ediyor. Fakat ortada tek bir sorun var ki o da işin en hazin yanı: Hizmet edeceği kimse yok.


Bu fikir tek başına bile etkileyici. Ancak bu fikrin beslendiği başka bir eser var. Kaldı ki başlık da Bradbury'ye ait değil. 1918 yılında Amerikalı şair Sara Teasdale (1884 - 1933) tarafından yazılan aynı adlı şiirden alınmış. Çok kısa olan bu şiiri okumanızı rica ederim. Okumayacaklar için ilk iki dizesi aşağıda.


There will come soft rains and the smell of the ground,

And swallows circling with their shimmering sound;


(Hafif yağmurlar yağacak ve toprağın kokusu gelecek,

Ve kırlangıçlar cıvıl cıvıl sesleriyle daireler çizecek)


Photo by simon on Unsplash
Photo by simon on Unsplash

Birinci Dünya savaşı ve İspanyol gribi döneminde çıkan bir eserden bahsediyoruz. Böylesine yıkıcı küresel etmenlerin içindeyken insan bir şeylere tutunma ihtiyacı hissetmiş belli ki. Tıpkı bundan beş-altı sene önce başımıza geldiği gibi. Belki de bundan yüz yıl sonra bizim pandemi döneminde ürettiklerimiz de benzer şekilde okunur, kim bilir. Hatırlayın, herkesin dünyası değişmişti, farklı arayışlara girme ihtiyacı gütmüştük. İnsanın doğasında bu var. Böyle büyük kriz dönemlerinde doğaya, sanata ve üretmeye yönelmemiz de bu yüzden şaşırtıcı değil.


Şiirde doğa konuşmadan hüküm veriyor resmen. Teasdale'e göre, insanlık savaşlarla kendini yok etse bile yağmur yağmaya devam edecek. Kuşlar ötüşecek, ağaçlar çiçeklenecek, bahar gelecek. Çünkü biliyoruz ki doğa, insanın yokluğunu fark etmeyecek. Kendi düzenine bağlı biçimde var olmaya devam edecek.


Teasdale'in değişmeyen doğasının yerini Bradbury'de değişmeyen teknoloji alıyor.


Sara Teasdale - Image Source
Sara Teasdale - Image Source

İnsanların kurduğu sistemler, insanlar ortadan kalktıktan sonra bile işlemeye devam ediyorlar. Programlar çalışıyor, saatler ilerliyor. Otomasyon kusursuz biçimde görevini yerine getiriyor. Ancak öykünün sonuna gelince anlıyoruz ki, teknoloji dahi doğa karşısında yeniliyor. Bir yangın, yıllardır kusursuz işleyen düzeni birkaç saat içinde ortadan kaldırıp kül ediyor.


Bu, Teasdale’in insan doğanın karşısındaki küçüklüğünü, Bradbury’nin ise insanın teknoloji karşısındaki geçiciliğini anlatarak kurduğu güzel bir ortaklık bana kalırsa. Eserlerin arasında ise otuz sene var. Buna rağmen düşünceler bir: İki eser de insanı merkezden çekip çıkarıyor fakat ikisi de özünde insanı bir yere oturtarak karşısında olan biteni anlamasını istiyor.

Ray Bradbury - Image Source
Ray Bradbury - Image Source

Bu iki eseri bugün yeniden ilginç yapan başka bir şey daha var. Bu yüzden zaman algısına dikkat çekmek isterim.


Yazarın okurları için 4 Ağustos 2026 bir zamanlar çok uzak bir gelecekti. En basitinden düşünecek olursak eğer, öyküyü ilk okuyan birçok kişi bugün hayatta bile olmayabilir. Yani muhtemelen onlar bu tarihin gelip gelmeyeceğini bile düşünmemişti. İnsan doğa ve teknolojinin yanı sıra zaman karşısında da epey kırılgan.


Zannediyorum ki gelecek bu demek; anlamlandıramadığımız rastgele zamanlardansa yetişip yetişemeyeceğimizi bilemediğimiz o tarihlere doğru savrulmak. Bizim için gelecek nedir peki? 2050? 2100? Bu tarihler sadece onlara dokunamadığımız birer hayalet.


Oysa bakın, şimdi o gelecek geldi. Takvim yaprakları çevrildi de çevrildi, yıllarca "gelecek" diye okuduğumuz tarih sıradan bir salı gününe dönüştü.


Zamanın akışı bize başka bir şey daha gösteriyor ki bilim kurgu ve distopya eserlerinin en ilginç yanı belki de budur. Zira bu türler bize geleceği değil, geleceğe bakış biçimimizi gösterir. Teknoloji bir gelecek algısı yaratır. Hayal gücüyle beslenir. Doğaüstü görünür bir şekle bürünür. Olumlu hissettirir çoğu zaman. Ta ki o günler gelene kadar.



Gelecek, içine çekildiğimiz bir takvimden öteye gitmiyor böyle anlatılara bakılınca. Ancak bu denli olumsuzluğa da gerek yok. Bizi, şiirlerimizi, öykülerimizi zamana kazıyacak bir şey var: Sorduğumuz sorular.


Öyküden bahsetmiştim, onun üstünden düşünelim. Bugün öyküde bahsedilenlerin çoğu gerçekleşti. Günümüzde insanlık olarak akıllı evlerimiz var. Robot süpürgelerimiz, sesli asistanlarımız, otomasyon sistemlerimiz bulunuyor. Bradbury'nin hayal ettiği dünyanın bazı parçaları gerçekten hayatımıza girdi. Fakat “There Will Come Soft Rains” bunları doğru tahmin ettiği için önemli olmuşa benzemiyor.


Bana kalırsa önemli olan bize şu soruyu sormasıdır: Biz ortadan kalkarsak geriye gerçekten ne kalır?


İnsan, üretimleriyle yaşar zamanın içinde. Tıpkı bu öykünün yetmiş beş yıl öncesinden bugüne ulaşması ve özünde kendisinden daha eski bir şiiri taşıması gibi. Bradbury bugün geleceği doğru tahmin ettiği için değil, geleceğin içinde bile geçerliliğini koruyacak sorular sorabildiği için okunmaya ve hatırlanmaya devam ediyor.



Teasdale, savaşın ortasında insanın yokluğuna rağmen sürecek bir doğa tasavvur etmiş. Bradbury ise yıllar sonra bu düşünceyi teknoloji çağının ve nükleer yıkım korkusunun içinden yeniden yorumlamış. Biri doğanın insana ihtiyaç duymadığını dile getirirken diğeri insanın kurduğu düzenin insan olmadan hiçbir anlam taşımadığını göstermiş.


Bu yazının ağustos ayına denk gelmesi küçük ama hoş bir tesadüfü daha taşıyor. Sara Teasdale 8 Ağustos’ta, Ray Bradbury ise 22 Ağustos’ta doğmuş. Aralarında otuz yılı aşkın bir zaman bulunmasına rağmen bugün onları aynı şiirin, aynı öykünün ve aynı soruların çevresinde birlikte andık. Geçmişten bugüne ulaşan sesleri için ikisine de minnettarım.


Çarpışma. Tavan arası mutfağa ve oturma odasına çakıldı. Oturma odası mahzene, mahzen de alt mahzene. Derin dondurucu, koltuk, film kasetleri, devreler, yataklar ve hepsi, derinlerde dağınık bir yığına atılmış iskeletler gibi. Duman ve sessizlik. Muazzam miktarda duman. Doğu ufkunda şafak soluk bir şekilde beliriyordu. Harabelerin arasında tek başına duran bir duvar vardı. Duvarın içinde, güneş yükselip yığılmış molozların ve buharın üzerine parıldarken bile, son bir ses tekrar tekrar, defalarca şöyle diyordu: “Bugün 5 Ağustos 2026, bugün 5 Ağustos 2026, bugün...”

Acaba en iyi eserler geleceği haber verenler değil de geçmişten geleceğe seslenerek insana kendi yerini hatırlatanlar mıdır?


Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page