Edebiyatta Yaşam ve Ölüm
- Sarnav
- 23 hours ago
- 3 min read
Bazı yazarlar kahramanlarını öldürür. Bazen çok ani, bazen yavaş yavaş eriterek, bazen de öyle bir anda ki okur olarak bizler sayfayı kapattığımızda hâlâ inanamayız. Peki neden yaparlar bunu? Neden bir karakteri o kadar emekle yaratıp, o kadar sevdirip, sonra bir kurşunla, bir bıçakla ya da sadece sessizce bir köşede bırakıp giderler? Bir başka öykü yazdığım şu sıralarda aklıma gelen bir konu olduğundan düşüncelerimi paylaşmak istedim. Cevapları tek bir cümlede toplanmıyor ama her biri mantıklı bir şekilde gelişiyor.
Akla ilk gelen, en basit cevap: Hikâyenin öyle gerektirdiğidir. Olan bitenler her zaman tümüyle anlamlı ya da bir diğerini doğuracak zorunlulukta değildir. Akışına bırakılır ve yaşanır. Kaldı ki birinin ölümü diğer karakterleri değiştirir. İntikam doğurabilir, umudu kırabilir, korkuyu salabilir. Kahraman ölünce geride kalanlar biraz daha gerçek bir bakış yakalar. Daha yaralıdırlar ama daha insandırlar. Hayatın kendisi gibi. Sevdiğimiz insanlar yokluğunda ister istemez yeniden şekilleniyoruz. Yazarlar da aynı şeyi yapıyor sanki. Okura “bak, hayat bu” diyor. Ölüm de yaşam kadar doğal. Üstelik birinin ölümü olmadan hikâye bazen eksik bile kalabiliyor. O boşluk, bizi öyküye ya da karakterlere daha çok bağlıyor.

Kimi zaman yaşanan, daha derin bir şey var. Bazı yazarlar kahramanını öldürür çünkü o karakteri gerçekten sevmiştir. O kadar ki, yaşatmak yerine öldürmek daha merhametli gelir. Yaşamak acıtabilir, süründürebilir, yorabilir. Ölümse, ikilemli gözükse de, bir tür kurtuluş yolu olarak görülebilir. Bir nevi “seni daha fazla üzmeyeceğim” deme şeklidir yazarın. “O dayanamadı, ben de dayanamadım” deme şekli. Bazen ölüm, yazarın gönlünden kopan sevginin son hediyesine benzer bence. Okuru buruk bir kabullenişe götürebilir bir son.
Başka bir açıdan bakınca, bazı yazarlar bizi sarsmak istiyorlar. “Kimse güvende değil” dedirtmek istiyor. Her şeyin düzenin bir parçası olmadığını hatırlatmak, karmaşanın varlığını göstermek adına işliyorlar bunu. O yüzden sevdiğimiz karakter(ler)i öldürebiliyorlar. Beklenmedik bir biçimde ya da anda yapıp bizi rahat koltuğumuzdan kaldırıyorlar. “Sen de bir gün kaybedebilirsin” diyor yazar. Bizse o kaybın acısını okurken ölümün gerçekçiliğini tekrar görüyoruz. Acı ama aynı zamanda tuhaf bir tesellisi de var bu durumun, ne garip: Demek ki yalnız değiliz. Meşhur “Taht Oyunları”nda Ned Stark’ın ölüm sahnesi mesela. O an herkes bir şekilde bu durumdan kurtulabileceğini düşündü. Fakat sonrasında anladık ki yazar bize “hayat adil değil” demenin en dürüst yolunu seçmiş. Bunu da daha başlangıçta vererek nasıl bir romana/diziye atıldığımızı göstermiş.
Bazen de yazar kendi korkusunu öldürüyor aslında. Ara sıra değindiğimiz üzere biliyoruz ki yazarlar eserlerine kendinden parçalar bırakır. Bilinçli ya da bilinçsizce gerçekleştirdiği bu durumda karakterin yerinde bile bulunabilir. Kendi yarattığı kahramanı öldürerek “ben de ölebilirim” demeye getiriyor belki de. Veyahut “ben de sevebilirim, ben de kaybedebilirim”. O ölüm ki yazarın gölgesiyle yüzleşmesi sayılabilir. Belki bir kefaret, bir borç ödeme, hesaplaşma. Hemingway’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanını hatırlarsınız. Yazar kendi savaş yaralarını, kendi ölüm korkusunu karakterler üzerinden işliyor esasında. Belki Javier Cercas’ın “Işığın Hızı” romanını okumuşsunuzdur, onda bunu iki karakter arasında gerçekleştiriyor. Ana karakter ölünce yazar da biraz hafifliyor sanki. Bir yükü bırakıyor, okurla paylaşıyor, terapi seansından kafası boş ayrılıyor.
Öte yandan ölümle karakterlerin yolculuğu da tamamlanıyor. Bazı kahramanlar başka türlü büyüyemez. Radikal ve keskin bir değişim gereklidir. Akıl hocası figürler mesela, ölmeleri gerekir ki geride kalanlar şahsi menkıbelerinin arayışına düşsün. Onların ölümü, hikâyenin ahlaki ağırlığını taşır. Okur da kaybın ardından yeni ve güçlü bir başlangıcın olacağı inancıyla o karaktere bağlanır. Ölüm, karakterin gelişimini sonlandırır.
Ve tabii, bazen de şok için öldürür yazar. Okuru sarsmak, gerilimi artırmak, “her şey olabilir” hissi vermek için. Ama bu en tehlikeli yol. Eğer kötü yapılırsa okur uzaklaşabilir, yazarla bağını koparabilir. İyi yapılırsa ise unutulmaz olur. O ölüm, kitabın en güçlü cümlesi ya da sahnesi haline gelir. Şahsen bunu en sonda yapma taraftarıyım. Üstelik tahmin dışı bir etmen yarattığı için akılda kalıcılığı da artıran bir etmen.
Sonuç olarak yazarlar kahramanlarını öldürür çünkü yaşamı anlatmak isterler. Yaşamı içindekilerle değil, onun zıttı ve düşmanı görünen ölümle anlatmak. İçerideki evin sıcaklığını, bakmak istemediğimiz penceremizin dışındaki atmosferle kıyaslamak. Yaşamdaki en kesin şeylerden biri ölüm. Öykülerde barındırılmadıkça gerçekten yazmış sayılmaz hiçbir yazar. Çünkü bir karakteri öldürmek, o kahramanı en derin şekilde sevmektir. Bazen de yazarın “yeter artık, vakti geldi, vedalaşalım” deme şeklidir. Ancak her seferinde, okur olarak bizler biraz daha yaralı kalkıyoruz o sayfalardan. Belki de bu yüzden hâlâ okumaya devam ediyoruz. Yeni karakterlerin yükseleceğini biliyoruz.
Bu döngünün kazananı yok; gideceklerini bile bile okumayı seviyoruz.







Comments