Yazmanın Konfor Alanı
- a few seconds ago
- 3 min read
Büyük Yazarların Özel Yazma Ortamları ve Alışkanlıkları
Yazma eylemi hiç şüphesiz her yazarda farklılık gösterir. Burada kastettiğim, yazdığımızın içeriği değil, o içeriği oluşturma biçimidir. İçinde bulunduğumuz ortam, ruh halimiz ve alışkanlıklarımız yazma sürecimizi derinden etkiler ve çoğu zaman ona yön verir.
Hatta bu durum sadece bizim gibi sıradan yazarlar için değil, büyük ustalar için de geçerlidir. Onların da kendine has yazma ortamları, ritüelleri ve tuhaflıkları vardır. Kiminin tarzı dışarıdan sade ve anlaşılır görünürken kimininki oldukça garip ve beklenmedik olabilir. Merakımın peşinden giderek bazı ünlü yazarların alışkanlıklarını araştırdım. Gelin birlikte bakalım.
Bu sıralar kişisel üretim sürecimde bir durgunluk yaşadığımı fark edince, bunun nedenlerini araştırmaya başladım. Yaz mevsiminin kapıya dayandığı şu günlerde rehavet de aynı eşikten giriyor. Henüz hava aşırı sıcak bile değilken insanın içi geçebiliyor. Bazen de mevsimden bağımsız bir hissizlik çöküyor ve moral toparlamak zaman alabiliyor.
Bunun yalnızca benim başıma gelmediğini bildiğim için büyük bir sorun olarak görmüyorum. Ancak böyle dönemlerde en çok başvurduğum yöntem, bu konuda deneyim sahibi olanların nasıl başa çıktığına bakmak oluyor. Görüyorum ki her yazarın kendine ait bir düzeni var ve bu düzen bazen dönemsel olarak değişebiliyor. Peki bilinen yazarlar bu konuda nasıl bir yol izlemiş?

Ernest Hemingway masasını neredeyse hiç kullanmazmış. Masası kitaplar ve atılmış müsveddelerle kaplıyken o, ayakta, kitaplığın önünde daktilosunu göğüs hizasına yerleştirerek yazarmış. Bu tercihinin arkasında (eskiden kaleme aldığım bir yazısı olarak) Buzdağı Teorisi’yle bağlantılı bir disiplin mi vardı, yoksa sadece fiziksel rahatlık mı arıyordu, bilinmez.
Frank Herbert, “Dune”un 215 bin kelimesini uzun kağıt rulolarına dökmüş. Sayfa arası olmadan, 4-6 saatlik kesintisiz seanslarla yazıyormuş. “Düşünce aklınıza gelir ve doğrudan ellerinizden kağıda dökülür,” şeklinde belirtmiş. Belki de fikirlerinin kaçıp gideceğinden çekiniyordu.
Jack Kerouac, “Yolda” romanını yaklaşık 36 metre uzunluğunda tek bir kağıt rulosuna yazmış. Paragraf ve sayfa ayrımı yapmadan, dakikada 100 kelimeyle 20 günde bitirmiş, dile kolay. Bu meşhur rulo ise yıllar sonra 2021’de 12.1 milyon dolara satılmış.
James Baldwin ise neredeyse hep yatakta yazanlardanmış. Şahsen bunu küçükken ben de yapıyordum ama dijital dünya bizi laptoplara çok yanaştırınca masa başından kalkamaz oldum. O ise yastıklarla dolu yatağında sigarası yanarken sarı not defterlerini doldururmuş. Her nerede olursa olsun bu şekilde yazmayı tercih etmiş.
J.R.R. Tolkien, “Yüzüklerin Efendisi” evrenine hastane yatağında sayıklar haldeyken başlamış. Daha sonra bahçede, ağaçların altında yazmayı tercih etmiş. Bilirsiniz ki ormanlar ve ağaçlar ya da genel olarak doğa desek daha doğru, onun evreninde önemli rol oynuyor. Doğru kelimeleri bulamadığında ise manzarayı seyredermiş ya da çizimler yaparmış. Yazarlığının yanı sıra evrenine ait illüstrasyonlarını da çizdiğini biliyoruz.
Roald Dahl’u “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” ile tanıyoruz. Onun ise kendine ait bir mabedi varmış resmen. 30 yıl boyunca bahçe kulübesinde yazmış. Annesinin eski püskü koltuğu ve bacaklarına serdiği uyku tulumu ile öylece yazmaya girişirmiş. Sanırım sakinlik ve sessizlik aramak isteyenlerdenmiş ki buraya sığınmış, kaçış alanını elleriyle oluşturmuş.
Susan Sontag, Chelsea’deki apartman dairesinde, 15.000 kitapla dolu bir evde not defterlerine yazarmış ve daktiloya az başvuranlardanmış. Denemelerini oturma odasında, kısa öykülerini yatak odasında kaleme alırmış. Bunu çok içten buldum. Farklı atmosferlerin bizde değişik duygu ve düşünceleri çağrıştırdığını deneyimlediğimden onu gayet iyi anlıyorum.
Son olarak baktığımızda Stephen King, ilk romanı “Carrie”yi bir çamaşır odasında, eşinin daktilosunda yazmış. Sonrasında küçük bir masada devam etmiş. Sanırım o da sıkışık ve onu sarmalayan, belki güven veren bir hissi tattığı dar alanlarda bulunmayı seviyordur. Şöyle de bir yorumu olmuş: “Hayat, sanat için bir destek sistemi değildir. Tam tersi geçerlidir.”
Sanatsal üretimlerimizi disiplinli biçimde oluşturabilmek için bize ait bir oda, ortam, masa, yatak, kaçış noktası bulunması pek anlaşılır bir durum. Bunları oluşturmak ya da varsa bulabilmek ilham perimizin ziyaretini yakın tarihlere çekebilir. Bazen zihnimiz müziksiz yapamaz, öteki gün sessizlik için dua ederiz. Yağmur yağarken akışa kapılırız ya da güneşin altında zevkle yazıp çizeriz.
Acaba kişiliğimiz, sanatsal dışavurumumuz ve onun üretimi için edindiğimiz konfor alanımız arasında ne gibi paralellikler mevcuttur?




Comments