top of page

Hamle ve Hikâye

  • 1 day ago
  • 4 min read

Satranç ile edebiyatın ortak dili üzerine

İnsanlık tarihinin en eski oyunlarından biri olmasa bile, en köklü ve etkileyici oyunlarından biridir satranç. Geniş coğrafyalara yayılmış, dönemlere hükmetmiş, sayısız sembolik anlatıya sahne olmuştur. Merakımdan, satrancın edebiyatta ve sanatta neden bu kadar güçlü bir yer edindiğini düşündüm, araştırdım. Bir yazarın bu oyunu neden sevdiğini, neden eserlerine taşıdığını sorguladım. Düşüncelerime yansıyanları sizlerle paylaşmak isterim.


Yaklaşık beş aydır her gün satranç oynuyorum. En az on beş dakikalık alıştırmalarla hem bilgilerimi hem de zihnimi canlı tutmaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra süren turnuvaların maçlarını izliyor, hamleleri anlamlandırmaya uğraşıyorum. Belki sizin de hayatınızda belli aralıklarla ilginizi çekip sonra kaybolan, fakat yıllar sonra yeniden ortaya çıkan uğraşlar vardır. Bir yabancı dile vakit ayırmak ya da sportif bir faaliyete yönelmek gibi.


Satranç benim için de biraz böyleydi. İlkokulda öğrendiğim bu sporu (burada satranç bir spor mudur sorusunu da hemen soralım) ortaokulda öğretmenimin okul sonrası kurslarına katılarak geliştirdim. Lisede teneffüs aralarında ara sıra oynasak da zamanla bu iştahım köreldi ve geriye yalnızca temel bilgiler kaldı. Bu defa ise yeni yıl için kendime koyduğum bir meydan okuma olarak yeniden başladım ve uzun süredir ara vermeden devam ediyorum. Açıkçası bu süreklilik iyi hissettiriyor.



Fakat bugüne dek satranç ile bir diğer uğraşım olan yazmak arasında ciddi bir bağ kurmamıştım. Bugün, yaptığım bir alıştırmadan keyif alırken durup düşündüm ve ikisinin de bende benzer bir hoşnutluk yarattığını fark ettim. Ardından bazı kaba sorgulamalar geldi aklıma. Örneğin, yazarların satranca neden ilgi duyabileceğini düşündüm. Elbette bu iki alan arasında zorunlu bir ilişki kurmak mümkün değil. Birini sevenin diğerinde de iyi olacağını söylemek ise oldukça yersiz olur.


Bu yüzden örneklere bakarak düşünmenin daha doğru olacağını varsaydım. Çünkü herkes için geçerli olmasa bile, satrancı eserlerine taşıyan pek çok isim var. Stefan Zweig, Vladimir Nabokov ve Jorge Luis Borges satrancı doğrudan edebiyata yansıtırken Leo Tolstoy, Ernest Hemingway ya da Fyodor Dostoevsky onu gündelik yaşamlarından ayırmamış. O halde şimdi biz de satrancın neden edebiyata bu kadar yakışabildiğini düşünelim.


Satranç, metafor üretmeye son derece müsait bir yapıya sahip. Hayatınızda hiç oynamamış olsanız bile taşların çoğunu, hatta belki nasıl hareket ettiklerini bile biliyorsunuzdur. Farklı dönemlere ve kültürlere yayılan bu oyunun tarihçesi de oldukça zengin. Üstelik taşların isimleri bile toplumların dünya görüşüne göre değişiklik gösterebiliyor:


  • Şah (King = Kral)

  • Vezir (Queen = Kraliçe)

  • Kale (Rook = Kale/Kule)

  • Fil (Bishop = Rahip/Piskopos)

  • At (Knight = Şövalye)

  • Piyon (Pawn = Piyade)


İsimlerdeki bu değişim bile, toplumların dinî ve sosyal hiyerarşilerinden izler taşıyor.



Masallara, fabllara, öykülere, filmlere ve tablolara konu olan bu oyun, aslında yaş fark etmeksizin herkese hitap ediyor. Çocuk ya da yaşlı, kadın ya da erkek, kral ya da soytarı, bilge ya da acemi… Kim olursanız olun aynı tahtanın başına oturabiliyorsunuz.


Satranç bir bakıma herkesi eşitliyor. Taşların sayısı da yetenekleri de belli. Kurallar ortada. Tahtanın sınırları net. Kimse art arda hamle yapamaz; herkes yalnızca kendi kararlarının sorumluluğunu taşır. Hepimizin mutlaka duyduğu ya da izlediği, 1957 yapımı The Seventh Seal filminde örneğin, siyah-beyaz renkler eşliğinde umutsuzluk-kurtuluş arayışı temasını ve ölüm-yaşam mücadelesini varoluşçu felsefe eşliğinde verilirken en belirgin etmen yine bir satranç mücadelesiydi.


Bunu edebiyat açısından düşünmeye çalıştım. Evet, siyah-beyaz taşların yarattığı zıtlık açıkça ortada. Yukarıda saydığım unsurlarla da birlikte güçlü bir ikilik hissi doğuyor. Satranç, bu anlamı taşımakta belki de eşsiz bir araç.


Üstelik oyun klasik anlayışta üç bölüme ayrılıyor: açılış, orta oyun ve son oyun. Yani bir bakıma giriş, gelişme ve sonuç.


Yazılarımızda da önce bir giriş yaparız. Konumuzu tanıtır, okuyucuyu nereye götüreceğimizi sezdiririz. Satrançta da açılış hamleleri hem sizin hem rakibinizin ileride nasıl bir yol izleyeceğine dair ipuçları verir. Bu yüzden onlarca farklı açılış sistemi vardır. Devamında ise oyunun dallanıp budaklandığı, gerilimin arttığı orta bölüm gelir. Ardından da sona yaklaşıldığını hissettiren kapanış kısmı.



Başka bir açıdan bakalım. Okur bazen rakip gibidir. Sert bir benzetme gibi gelebilir ama düşünmeye değer. Çünkü satranç karşılıklı oynanan bir oyundur. Peki edebiyat da bir bakıma öyle değil midir?


Kendimizin iyi bir oyuncu ya da iyi bir yazar olduğunu düşünebiliriz. Fakat bunun gerçek karşılığı, yaptığımız hamleden sonra ortaya çıkar. Yazdığımız şeyin okurda nasıl bir tepki yarattığı belirleyicidir. Bazen yeniliriz; eksik, zayıf ya da gelişmemiş bir eser koymuşuzdur ortaya. Bazen de karşılık buluruz ve oyun devam eder. Kazanırsak da yeni oyunlarda buluşuruz, rövanş tarihini belirleyen oluruz.


Yazdıklarımı düşünürken aklıma başka noktalar da geldi. Edebî türleri ve anlatı yapılarını, satrancın doğasıyla ilişkilendirebildiğimi fark ettim. Örneğin kötü oynanan bir oyun, sanki kötü yazılmış karakterlere benziyor. Dağınık, amaçsız ve bir sonraki hamlesi belirsiz kişiler bunlar.


Öte yandan gizemli tarafları da olabilir. Öyle bir hamle yaparlar ki üç adım sonra rakibini yere serebilirler. Bazen de bir anti karakter beklenmedik ölçüde güçlü çıkar; hikâye boyunca korkunun merkezi hâline gelir. Oyunu izledikçe gerilim artar, ne olacağını kestiremezsiniz. Tıpkı iyi bir anlatıda olduğu gibi.


Bazen oyun dostça ilerler; sakin, yumuşak bir anlatı gibidir. Belki romantiktir; bile bile kaybetmek bile bir tür kazançtır. Kimi zamansa bir taş feda edersiniz. Rakip buna anlam veremez ama sizin uzun vadeli bir planınız vardır. Bu, anlatıda yapılan güçlü bir kırılma anına benzer. Ana karakter kısa süreli bir kayıp yaşar fakat aslında oyunun yönünü değiştirecek (plot twist) hamleyi yapmıştır.


Sonunda ise genellikle iki ihtimal kalır: Ya denge sağlanır ve taraflar birbirini tüketmeden oyundan çıkar (pat=beraberlik) ya da bütün hesaplaşmalar tek bir sonuçta düğümlenir (mat=galibiyet ya da mağlubiyet).



Satranç; karşılıklı çatışmayı, iyi-kötü ayrımını, aşkı, yarım kalmış hesaplaşmaları, ideolojik mücadeleleri, sınıf farkını ya da ölüm kalım meselesini taşıyabilen bir oyun. Belki de bu yüzden edebiyata ve sanata böylesine güçlü biçimde yansıyor; onu deneyimleyende doyurucu bir tat bırakıyor.


Bana kalırsa satranç, edebiyatın en güçlü metaforlarından biridir. Çünkü ikisi de insan zihninin aynı anda hem mantığını hem de ruhunu açığa çıkarır. Zira satranç sanıldığı gibi yalnızca analitik bir oyun değildir. İnsan, hamlelerini yalnızca hesap yaparak değil; duygularıyla, korkularıyla, sezgileriyle ve psikolojisiyle de belirler. Belki de bu yüzden bazı taşları kaybetmek, yazılan karakterleri kaybetmek kadar zor gelir.

Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page