Veri Çağında Kitap Seçimi
- 3 days ago
- 6 min read
Okuma alışkanlığımızın ardındaki görünmeyen sistem
Okuduğunuz kitabı gerçekten siz mi seçtiniz? Şu anda vaktinizi ayırdığınız kitabı düşünün. Onu seçmenizin esas nedeni neydi? Kendi kararlarınız doğrultusunda mı okuyorsunuz, yoksa bu seçim size fark etmeden dayatılmış olabilir mi? Sanatsal üretimlerin büyük bir kısmında gözlemlenebilen bu meseleyi, edebiyat üzerinden ele alarak yorumlamak isterim. Okumalarımızın gidişatına hükmeden açık ya da gizli etmenler hakkında konuşalım.
Bu yazı boyunca size neyin ak neyin kara olduğunu söylemek istemiyorum; buna özellikle dikkat edeceğim. Belirttiğim etmenler hakkında kararı siz verin. Seçim sizin.
Hepimizin bildiği o sözle başlayalım: Okunacak çok kitap var ancak yaşamımız pek kısıtlı. Günümüzde buna şunu da ekleyebiliriz: Satın alınacak çok kitap var, fakat maddi imkânlarımız da bir o kadar sınırlı.
Haliyle bir tercih yapmak zorundayız. Tükettiğimiz tüm eserler (işitsel, görsel, metinsel) yalnızca maddi bir karşılıkla değil, geri döndürülemez bir meta olan zamanla da “ödenir”. Epey masraflılar yani. Bu noktada seçimler ve tercihler kaçınılmaz hâle gelir; fakat asıl önemli olan, bunları nasıl yaptığımızdır.
Belki sizin de az çok tecrübe ettiğiniz ve artık eskimeye başlayan o karar verme sürecini düşünelim.
Bir kitabevine ya da sahafa gidip, edebi aşkımıza ve iştahımıza göre belli bir vakit geçiriyorduk. Birçoğuna dokunuyor, belki oradan atılan bir lafla başka bir rafa yöneliyor, satıcılardan yardım istiyor, arkadaşımızın heyecanına ayak uyduruyor, kitap kapaklarının canlı ya da soluk renkleri arasında kayboluyor ya da kıyıda köşede hazine avına çıkıyorduk. Kimi zaman aklımızda bir kitap olurdu, birisinden duyduğumuz, rastgele denk geldiğimiz bir reklamdan ya da yeni çıkmış bir basımın cafcaflı panolarından etkilenirdik. Belki de selüloz okyanusunda kaybolmayı yeğler ve ne çıkarsa bahtımıza derdik, sürprizleri severdik.
Bahsettiklerimizin çoğu artık kulağa nostaljik geliyor olabilir. Bunun nedenleri de kendine has: fiziksel satışların pahalılaşması, reklamların her yerde oluşu, dijital yapının baskınlığı… Ancak o hissi giderek unutuyoruz. Dürüst olmak gerekirse, ben de artık kitabevlerine uğramaya çekiniyorum. Arada bir sadece soluklanmak için girip kâğıt parfümünü içime çekip kaçıyorum . “Eski ruhu yok” denir ya, gerçekten de o hâle bürünmüş durumda. Yine de yargılamıyorum; sadece gördüğümü söylüyorum.
Kitaplarla fiziksel temasın azaldığını, dokunma ve içselleştirme gibi insani etkileşimlerin giderek zayıfladığını görüyoruz. Böylece somut seçimlerimiz de yavaş yavaş elimizden kayıp gidiyor. Teknolojinin sunduğu hızlı ödeme, çeşitliliğe erişim sağlama ve seçim yapma rahatlığına alışmış durumdayız. Peki, bu dijital kabulleniş gerçekten kendiliğinden mi oluşuyor?
İnternette her şeyin arşivlendiğini biliyoruz. Bir zamanlar sıkça duyduğumuz “Big Data” kavramını hatırlayın. İşte burada devreye giriyor. Satın alınan ya da alınma potansiyeli olan her şey kaydediliyor, zamanla kategorize ediliyor ve anlam kazanıyor. Sosyal medya algoritmalarının yüzeyde nasıl çalıştığının hepimiz az çok farkındayız. Tüm bu veriler bir araya getirildiğinde, neyi sevdiğimiz ya da sevebileceğimiz bize sunuluyor. Kısacası sanat artık hem ölçülüyor hem de o ölçülere göre üretiliyor. Böyle olunca mesele, seçimden de sanattan da uzaklaşmaya başlıyor.
Burada devreye elbette önceden de var olan ancak gözümüze sokulmayan reklam kavramı giriyor. Artık eski popülerliği olmayan radyo ya da televizyon reklamlarından farklı olarak internete bağımlı olduğumuz dünyamızda her an her yerden çıkabiliyorlar. Çevrim içi bir bağlantımız olmasa onlardan büyük oranda kurtulurduk elbette ancak fiziksel ürünlerin üstündekileri de es geçmemek lazım. Zira kullandıkça ve gördükçe bilinçaltımıza işlediklerini hepimiz tahmin edebiliyoruz.
Ürünü üretenlerin resmi olarak yayımladığı reklamlar yetmezmiş gibi, bireyin dijital kimliğini oluşturduğu ve çevrim içi dünyadan kopmanın ölümle eşdeğer tutulduğu sosyal medyadaki “içerik üreticileri”nin bireysel reklamları peyda oldu, bildiğiniz gibi. Hiyerarşide dallanıp budaklanan yerel tanıtıcılar.
“Hayat bir sahnedir”, demişti Shakespeare. Onu hem haklı hem eksik buluyorum. Sahneden kastı insanoğlunun rol yaptığı bu yapay dünyanın yani simülasyonun parçası oluşuydu, bu çok doğru, öyleyiz. Ancak bugün yaşasaydı, reklamların bu denli hayatın içine sızdığı bir dünyada bu sözle yetinmezdi. Hepimiz sahnedeyiz, doğru ama hepimiz ışıkların üstümüze vurmasını istiyoruz; oyunun büyük çoğunluğu oluşturan figüranlar da hali hazırda böyle olduğunu iddia etmekten imtina etmiyorlar. Bu bir delilik hatta psikolojik bir tür modern hastalık haline geliyor ki konumuzdan sapmamak için kısa kesiyorum.

“Fiziksellikten koptuk, dijitale bağlandık, reklamların kölesi olduk. Yahu başka ne etmen var şu seçimlerimizi etkileyen?” diye soruyorsunuz belki de. Beraber bakalım.
Okuduğunuz bir metnin gerçekten iyi olduğunu hissedip yazarın diğer eserlerini okuma kararı aldığınız (ve bunu gerçekleştirdiğiniz) oldu mu bilmiyorum ama bu hissin her zamanki okumalarınızdan fazla tatmin edici olduğu gerçeğini es geçiyoruz sanıyorum. Pek değerli. Çünkü yazar ve kitap deryasında kendimizi nereye konumlandıracağımızı bilmeyişimiz sık yaşanan bir durum. Neden bunları söyleme gereği duyduğumu anlatayım.
İster istemez konu dijitale ve sosyal medyaya bağlanacak; ne kadar sıkılsak da, duymak istemesek de, inkar edip suratımızı çevirsek de bu durum insanlığın her anına işleyen yeni gerçeklik. Dışarıdan bakıldığında bu durumun ne kadar garip göründüğünü düşünmeden edemiyor insan.
Uzatmayayım. Konu, tavsiyeler. Tavsiyelerin yer aldığı platformlar.
IMDb sitesini hepiniz biliyorsunuz. Sözde resmi bir merci niteliğinde, hangi filmlerin en iyi olup olmadığını burada hepimiz puanlayabiliyoruz. Evet, halka açık oluşu (var olan puandan psikolojik olarak etkilenmedikçe) güzel bir nokta olabilir. Fakat sorun puanlamaktan ziyade puanın gücüne inanmakta yatıyor. En iyi filmlere bakın mesela. En üstte artık hepimizin bildiği “Esaretin Bedeli” var. Artık sözcüğüne vurgu yapmak gerek. IMDb’yi bilmeden önce kaçımız bu filmi gerçekten tanıyor ya da bu kadar yüksek bir yere koyuyorduk? En iyi film olabileceği aklımıza gelir miydi? İşte sorun bu; tıpkı edebiyatlardaki klasik eserler için kurduğumuz anlayışın bir benzeri (ki muhtemelen onlarınki daha mantıklı seçimler görülebilir) burada kendini gösteriyor, bizlerin yönlendirilmesine sebep oluyor. Böylece, on yıllar da geçse bazı eserler kendini tekrar etmeye ve en üstte kalmaya devam ediyor. Alttakiler ya eziliyor ya da hak ettikleri yerleri göremiyor. Buna istesek de istemesek de sebep olan bizleriz.
Şimdi benzer şekilde işin edebi kısmına odaklanalım. Özellikle günümüzde kitap okuma ve satın alma oranı artmış gibi görünürken (bir yazımda bunun gerçekten arttığına değindim ama sosyal medyanın etkisi net şekilde ölçülebilir değil elbette) buna etki eden platformlar yok mu? Aklınıza muhtemelen sizin de kullanıyor olabileceğiniz yerel ve küresel siteler gelecektir. Şahsen kullanıyorum da. Burada da, az önce bahsettiğimiz mantıkla hareket edilebileceğini düşünmek zor değil. Üstelik, bu sitelerde metinsel anlamda daha çok etkileşim mevcut. İncelemeler, değerlendirmeler, alıntılar, gönderiler vesaire daha hatırda kalıcı ve ilgi çekici/uzaklaştırıcı etki yaratma özelliğine sahip.
Bunlara olan ilgi, sosyal medyadaki bireysel anlamda öne çıkma isteğimizle doğru orantıda, hiç şüphesiz. Bu platformlarda bulunan hepimiz, kendimizi tanıtma ve “sahne”ye fırlama gibi dertlerimiz olmasa bile, kendimizden parçalar sunma amacıyla kullanıyoruz. Bir arşiv niteliğinde olsa bile esasında bu amaca hizmet eder hale geliyor çünkü hepimiz ortak bir veri havuzunu ister istemez besliyoruz.
Böylece durum, “kaç kişi okudu?”, “ne kadar tutuldu?” noktasına evriliyor. Niteliğin yerini nicelik alıyor. Kalite değil satış rakamı, değerlendirme sayısı son sözü söylüyor.
Haliyle hangi kitabın/yazarın seçimimize dahil olabileceği/hoşumuza gidebileceği düşüncesi aslında buradaki yorumların, yıldızların, puanların gölgesinde kalıyor. Elbette satın almadan ve vakit ayırmadan evvel, özellikle de bizimle benzer edebi zevklere sahip olduğunu düşündüğümüz kişilerin görüşlerini almak yararlı olabilir. Bu bir şart değil fakat fikir verici yanı olabilir. Problem ne o halde? Buna fazla bağlanmak.
Diyelim ki o kitap hakkında yorum yapan iki arkadaşımız var, ikisinin de görüşlerine değer veriyoruz. Zıt açıklamalarda bulundular. Nasıl hareket edeceğiz?
“Eyvah, seçim yapmak mı? Lütfen bana bırakmayın!”
Kısacası iş gitgide analitik bir hale bürünmeye başladı.
Performans verileri üzerinden reklamlar görüyor, tanıtımlarla karşılaşıyor, yazarların ismini öğreniyor, çoksatanlar ile karşılaşıyoruz. Söylediğimiz gibi bunu körükleyenler de bizleriz. Bu, tıpkı boykot edilmesi gerektiğini düşündüğümüz firmaların ürünlerini belli bir süre sonra umursamadan satın almaya benziyor. Uzun vadede bireysel ilkelerimiz dengesini yitiriyor ve herkesin elinde olan o kitapları biz de merak ediyoruz. Biz istediğimizden değil, “herkes okuduysa iyidir herhalde” düşüncesine kapıldığımızdan. “Popüler kitapların üstü direkt olarak çizilmeli ve yüzüne bakılmamalıdır”, demiyorum elbette. Eğer size uygunsa okuyunuz. Ancak bireye ait olmayan bir toplumsal dürtüyle hareket etmek de karar verememek demektir. Kararsız kalmak bazen başka kararlara yol açabilir. Bize ait kararlara.
Ortada veri varsa üretim olur. Üretim arttıkça veri çoğalır. Bu, kendini besleyen bir döngüdür. Kendini besleyen bu yapıdan faydalananlar yok mu peki? Sadece yayınevlerinden ya da tanıtım yaptığı için bir şekilde para kazanan sosyal medya hesaplarından bahsetmiyorum. Yazarların kendi de bu trene atlıyor bana kalırsa: Rüzgârın esiş yönünü iyi hesaplayanlar ve onunla bir olmaktan çekinmeyenler.
Risk almayan, ortalamaya oynayan anlatıların giderek çoğaldığını söylemek mümkün. Yeni görünümlü eski anlatıların sahipleri. Zaten yayınevinin pohpohlamasıyla (reklamlar, söyleşiler, imza günleri vesaire) belli bir üne hiç tanınmıyorken ve aniden kavuşacaklar. Belki böyle yazarlar veya kitaplar aklınıza gelmiştir. Tanıdık gelen ama iz bırakmayan metinler... Belli bir türün öncüsü olabileceği iddia edilen, sansasyon yarattığı söylenen ancak okuduğunuz diğer eserlere benzeyen, bahsedilen tadı aktaramayan, belki de ortalamanın altında kalan yazar ve eseri, sosyal medya gönderilerinde yüksek beğeniler almaya devam etmenin ötesine geçebilecekler mi sahiden?

Sorun var ve ortada. Ancak birey sisteme karşı her zaman zayıftı ve toplu karar almadıkça ya da sorunun köküne inip kararlı duruş sergilemedikçe değişim yaşanmaz. Bu olacak mı derseniz, hiç sanmıyorum. Bu inişli çıkışlı sahte yolda doğru dalgaları yakalamak bizim elimizde. Her konuda olduğu gibi, sadece fizyolojik ihtiyaçlarımızda değil, sanatsal ihtiyacımızda da bilinçli bir tüketici olmak zorundayız.
Seçimler bize ait. Gösterişli kapaklar göze hoş gelse de önemli olan içeriktir. Her yüksek değerlendirme bizi yansıtmamaktır. Etkileniyormuş gibi yapanları es geçmek bizim elimizdedir. Reklamlara çok fazla takılmadan hareket etmek önemlidir.
Yine de şu sorgulamayı yapmadan da geçemiyor işte insan: Eğer neyi seveceğimiz önceden hesaplanabiliyorsa, sevdiğimiz şeyler hâlâ bize mi aittir?




Comments