top of page

İnternetin Yeni Normali

8 hours ago
4 min read

Bilgi ağından tüketim kültürüne dönüşen dijital yapıda insan kalabilmek


İnternetin ilk dönemlerini düşündüğümüzde, bugünkü gibi her ihtiyaca karşılık veren, düzenlenmiş ve cilalanmış bir ortamdan söz edemeyiz. Her şeyin nasıl kullanılacağını bilmediğimiz gibi, internetin kişisel hayatımızda nasıl bir yer edineceğini de bilmiyorduk. Bir siteye girip ne bulacağımızı görmek, bir forumda hiç tanımadığımız insanlarla konuşmak veya daha önce yalnızca filmlerde gördüğümüz bir iletişim biçimini deneyimlemek başlı başına merak uyandırıyordu. İnternetin sunduğu imkânlar kadar, bu imkânlarla kendi başımıza neler yapabileceğimizi keşfetmek de deneyimin bir parçasıydı.


Zamanla internet, bir şeyler kazıp çıkardığımız bir yer olmaktan sıyrılıp kendimizden bir şeyler bırakabildiğimiz bir ortama dönüştü. Kimi kişisel sitesini hazırladı, kimi bir forumda yıllarca aynı insanlarla konuştu, kimi de yalnızca birkaç sözcükle kendisini ifade edebildiği sohbet odalarında arkadaşlıklar kurdu. İnternette kim olduğumuz ise çoğu zaman kendimiz hakkında anlattıklarımızla sınırlıydı. Gerçek kimliklerimiz belirsiz kalabiliyor, bu anonimlik de insanlarla kurduğumuz ilişkilerin bir parçasını oluşturuyordu. Bu belirsizliğin kendisi bile ilginç ve değerliydi. Daha ötesi, bu değere güvenip de gerçek hayatta bir araya gelmemiz zor olan insanlarla ortak ilgi alanları üzerinden buluşabiliyorduk. İnternet böylece başkalarının sunduğu bir imkân olmaktan çıkıp birlikte şekillendirdiğimiz bir yere dönüşüyordu. Sosyal bir alandı, dijital bir üçüncü mekândı âdeta.


Başlangıçta yabani ve neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz bu ortam, zamanla tanıdık bir ormana dönüştü. Siteler renklendi, kişisel sayfalar süslendi, profil fotoğrafları ve kullanıcı adları da dijital kimliğimizin parçaları hâline geldi. Bir zamanlar yeni bir teknolojiyle karşılaşmanın yarattığı şaşkınlık, yerini gitgide alışkanlığa bıraktı. Görüntülü görüşmeler, hareketli görseller ve kişiselleştirilebilir sayfalar bir süre sonra sürpriz olmaktan çıktı; bunların bulunmaması garip gelmeye başladı. İnterneti sadece ziyaret ettiğimiz bir dünya olarak görmeyi bıraktık. Ona alıştık, onu benimsedik ve bir anlamda kendi evimiz gibi düzenlemeye başladık.


Bir evi benimsemek, onu başkalarına göstermek istemeyi de beraberinde getirebilir. İnternette de benzer bir şey yaşandı. Kendimize ait sayfalar oluşturduk, ilgilendiğimiz şeyleri paylaştık, başkalarının sayfalarını ziyaret ettik ve zamanla daha fazla insanı kendi dünyamıza davet etmeye başladık. Fakat kapıyı açmakla evin içini sürekli sergilemek arasında bir fark vardı. Sosyal medya ise bu farkı belirsizleştirdi. Gündelik hayatımızdan görüntüler, düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız ve beğenilerimiz paylaşılabilir olageldi. Özel olanın ne kadarını dışarıya açacağımız, giderek daha sık verdiğimiz bir karara dönüştü; bir süre sonra da bu kararın kendisi sorgulanmadan alışkanlık hâline gelebildi. Kimliklerin görünürlüğü ve ulaşılamaz hissinin ortadan kalkması da büyüyü yerle bir etmeye başladı. Yani evimize alışmamız, o evin zamanla nasıl değiştiğini fark etmemizi de zorlaştırdı.


İşin bir de kurumsal boyutu var. Doğru, internetin ilk dönemlerinden beri ticari faaliyetler vardı ancak büyük platformlar ve reklam odaklı modeller yaygınlaştıkça ticari mantık, internet deneyiminin daha büyük bir bölümünü belirlemeye, işgal etmeye başladı. Artık mesele bir şeyler paylaşmak veya insanlarla iletişim kurmak değildi. Hangi içeriğin daha fazla kişiye ulaşacağı, insanların ne kadar süre ekranda kalacağı ve hangi ürünlere ilgi göstereceği de bu ortamın tasarımında etkili oluyordu. Mekânın eğlenceli havası darbe alırken kişiler artık birer müşteri oldu. İnsanların neye ilgi duyduğunu, neye tepki verdiğini ve ne kadar süre ekranda kaldığını incelemek de bu ticari düzenin bir parçasına dönüştü, ona gereksiz bir ciddiyet yükledi. Bir zamanlar kendi merakımızla dolaştığımız sokaklara mağazalar açılmıştı yani. Üstelik bu mağazalar bir şeyler satın almamızı bekledikleri gibi neye bakacağımızı ve bir sonraki adımda nereye gideceğimizi de belirlemeye çalışıyordu.


Öte yandan bu değişim yalnızca kapitalizmin interneti kullanmasıyla sınırlı kalmadı. Ticari mantık, bireysel kullanıcıların davranışlarına ve hayatına da yerleşti. Herkesin bir şeyler üretmesi, kendisini göstermesi ve bir kitleye ulaşması mümkün hâle geldi gelmesine ama zamanla görünürlük, başlı başına bir hedefe dönüştü. İnsanlar kendi hayatlarını anlatırken bile bir marka gibi davranmaya, paylaşımlarını bir ürün tanıtımı gibi düzenlemeye veya kişiliklerini ilgi çekici bir sunuma dönüştürmeye başladı. Bir şeyden hoşlanmakla onu başkalarına pazarlamak arasındaki sınır da bulanıklaştı. Duruma uyum sağlayıp işe yarar bulanlar kadar onu mide bulandırıcı sayanlar da vardı. Gelgelelim internetteki kişisel alanlar, herkesin kendisini türlü biçimlerde sergilediği ve başkalarının ilgisini kazanmaya çalıştığı gösterişli, cafcaflı, garip vitrinlere dönüşebildi. İnternetin ve insanlığın bu yönü yapay kişilik sunumları, kışkırtıcı içerikleri, dikkat çekmek için kullanılan saldırgan dili ve etik dışı pazarlama yöntemleri ile gelişmeye ve kendi bozuk kültürünü oturtmaya devam ediyor.



Kütüphaneye girdiğimizde çoğunlukla bir şey ararız; bulduğumuz şey bizi başka bir kitaba götürebilir fakat başlangıçta bizi oraya getiren bir merak vardır. Bilgi edinmek için kullandığımız internetin o ilk dönemlerinde, okunan bir makaleden diğerine atlamak, öğrenme arzusunu körükleyen ve araştırmaya daha çok iten bir yapıdaydı. Bugünse çoğu zaman belirli bir amaçla girdiğimiz herhangi bir mecrada, kendimizi hiç aramadığımız içeriklerin arasında buluyoruz. Çoğu zaman da bunu istemsizce yapıyoruz. Bir videodan alakasız bir diğerine, bir paylaşımdan gereksiz bir reklama zıplarken ne aradığımızı unutabiliyoruz. Üstelik önümüze çıkanların ilgimizi çekmesi, onların bizim için gerçekten önemli olduğu anlamına da gelmiyor. İlk bakışta öyle görünmediğine eminim ama bence bize ait olmayan bu kararlar içimize işledikçe kişisel irademizi kullanmakta epey zorlanıyoruz. Dijital yeni dünyanın büyüttüğü çocuklar gibiyiz. Bize verilenleri doğru sayabiliyor, benimseyebiliyor ya da paylaşabiliyoruz. Gündelik konuşmalarımız başkalarının videoları üzerine oluyor.


Photo by Bruno Mira on Unsplash
Photo by Bruno Mira on Unsplash

Bu bir karalama yazısı değil; internet hâlâ bilgiye ulaşabildiğimiz, yeni insanlarla tanışabildiğimiz ve kendimize alanlar açabildiğimiz bir yer. O ya da bu şekliyle öyle de kalacak. Ancak bu imkânların arasında, dikkatimizi bir sonraki ürüne veya içeriğe yönlendiren bir düzen de var. Bunun bilincinde olmalıyız.


İnternetin herkesin erişimine açık bir yer olması ile herkesin aynı biçimde kullanmaya yönlendirilmesi arasında bir fark var. Bugün de bağımsız siteler, küçük topluluklar, kişisel alanlar, açık arşivler ve herhangi bir şey satmayı amaçlamadan bilgi paylaşan insanlar varlığını sürdürüyor, ne mutlu. Dolayısıyla kütüphanenin bütünüyle ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Mesele, dükkânların çoğaldığı bir yerde kütüphaneyi yeniden aramayı öğrenmek sanırım. İnternete önümüze çıkanları tüketmek için değil, kendi merakımızın peşinden gitmek için de girebiliriz. Nitekim internetin neye dönüşeceği sadece onu işletenlerin kararlarına bağlı değildir. Onu nasıl kullandığımız, hangi alanları desteklediğimiz ve birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz da bu hikâyenin bir parçasıdır.


Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page