top of page

Kazanmak Yetmez

  • 2 days ago
  • 3 min read

Bir ülkenin bağımsızlığını kazanmasından onu geleceğe taşıma sorumluluğuna


Bugün geçmişe baktığımızda sonucu bildiğimiz için tarihin dönüm noktalarını olduğundan daha kesin görürüz. 30 Ağustos 1922 de bizim için sonucuyla birlikte bilinen bir tarihtir. Oysaki Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Millî Mücadele'nin insanları için gelecek henüz belirsizdi. Büyük Taarruz'un nasıl sonuçlanacağını, mücadelenin daha ne kadar süreceğini ve karşılarında nasıl bir ülke bulacaklarını bilmiyorlardı. Bildikleri, içinde bulundukları şartların ağırlığı ve aşmaları gereken güçlüklerdi. Buna rağmen ilerlemeye devam ettiler.


Zaferin ilk anlamı burada belirir: Sonucu görmeden bir yola girebilmek ve o yolun gerektirdiği kararlılığı sürdürebilmektir.


30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebede Türk milleti yanımdaydı. Bir insan, milletiyle beraber hareket ettiği zaman ne kadar kuvvetli hissediyor bilir misiniz? Bunun tarifi zordur. Bunu anlatmakta güçlük çekersem beni mazur görünüz. (Hakimiyet-i Milliye gazetesi, 30 Ağustos 1928)

30 Ağustos'un ardından ortaya çıkacak Türkiye de henüz tam anlamıyla yükselmemişti. Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğündeki mücadele, bağımsızlığın ardından nasıl bir ülke kurulacağı sorusunu beraberinde getirdi. Cumhuriyet henüz ilan edilmemiş, eğitimden hukuka, bilimden kültüre uzanan her koldaki yeni düzenin temelleri atılmamıştı. Cephede elde edilen başarının ardından ülkenin sağlıklı düzenlenmesi ve yeni bir toplum hayatının kurulması için uzun bir dönem başladı. Zira bir ülkenin geleceği, sınırları güvence altına alındığında tamamlanmıyordu, üstüne üstlük o sınırların içinde nasıl bir hayat yaşanacağı da belirlenmeliydi.


Mustafa Kemal Atatürk'ün ardından gelen dönüşüm, zaferin bir sonuçtan kurucu bir iradeye dönüşebileceğini gösterdi.


Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz. (Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 104)

Aradan geçen zaman, bir zamanlar büyük mücadelelerle elde edilen değerleri hayatımızın doğal parçaları hâline getirdi. Cumhuriyet içinde doğan biri için Cumhuriyet'in varlığı ve bağımsız bir ülkede yaşamak, üzerinde ayrıca düşünülmeyen bir gerçeklik olabilir. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşadığı dönemde ise bunlar günlük hayatın olağan koşulları değildi. Tarihin mesafesi, bugün sahip olduğumuz şeylerin nasıl elde edildiğini görünmez hâle getirebilir. 30 Ağustos'u anmak da işte bu yüzden geçmişi tekrarlamaktan öte o değerlerin hangi şartlarda ortaya çıktığını hatırlamaktır.


Bağımsızlığın ve Cumhuriyet'in anlamını koruyabilmek, kazanılmış bir zaferin bugündeki karşılığıdır.


Asırlardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye'yi! Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye'de Türkiye'den başka bir şeyi düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selamet ve saadet hedeflerine ulaşabiliriz. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 16. cilt, Kaynak Yayınları, s. 288)

Toplumların hafızası, geçmişte ne olduğunu saklamak kadar bugün neye değer verdiğini anlamak için de gereklidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Millî Mücadele'nin hatırlanması, 30 Ağustos'u her yıl aynı sözlerle anmaktan ibaret kalmamalıdır. O günün insanlarının sahip olmadığı bir bilgiye sahibiz: Sonucun nasıl geliştiğini biliyoruz. Fakat gelecek, hiçbir kuşak için önceden yazılmış değildir. Cumhuriyet'i ve bağımsızlığı devralmış olmak, bundan sonrasının kendiliğinden güvence altında olduğu anlamına gelmez.


Geçmişin hafızasını geleceğin sorumluluğuyla birleştirebilmek, zaferin kuşaktan kuşağa ulaşan biçimidir.


Çoğu ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar söze karışınca "Sen büyüklerin konuşmasına karışma!" der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hattâ zararlı bir hareket! Hâlbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye özendirmelidir; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkân bulunur, hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, millet, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk eğitiminde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu yolladır ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve eksiksiz birer insan olurlar. (Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s. 79)

Atatürk, 1922 yılında Rus ve Azerbaycan heyetiyle Afyon'un Çay ilçesinde görülüyor. Kaynak: Hanri Benazus Arşivi - Anadolu Ajansı
Atatürk, 1922 yılında Rus ve Azerbaycan heyetiyle Afyon'un Çay ilçesinde görülüyor. Kaynak: Hanri Benazus Arşivi - Anadolu Ajansı

30 Ağustos'u anlamlı kılan şey, belirli bir günün savaş meydanında kazanılmasından ibaret olamaz. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde ortaya konan o günkü irade, belirsizliğin içinden bir gelecek çıkarabileceğini gösterdi. Bugün ise bize düşen, o geleceği hazır bir miras gibi tüketmek yerine taşıdığı anlamı koruyarak, Gençliğe Hitabe ile, İstiklal Marşı ile, Nutuk ile, onun öğretileri ile kendi zamanımızın ihtiyaçlarına cevap verebilmektir.


Çünkü zafer bir toplumun kendi kaderi üzerinde söz sahibi olma iradesini her kuşakta yeniden gösterebilmesidir. Ve buna, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız bulunmaktadır.

Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page