top of page

Oyunlaştırılan Hayat ve Özden Kopuş

  • Mar 3
  • 5 min read

Henüz üç aylık bir süre geçmişken yıla dehşetle devam ediyoruz. Birkaç yazı öncesinde epstein dosyaları ve kıyamet saatinden bahsetmişken resmen “daha kötü ne olabilir ki” düşüncesinin üstüne çıkmak için her şey sağlanıyor. İsrail çıkarları için İran’a karşı başlatılan saldırı da bunun en güncel göstergesi. Fakat günün sonunda biliyoruz ki, savaşta kazanan yoktur ve kaybedenler her zaman sivillerdir.


Garip ama geçici olarak kazanma arayışına girenler de yok değil. Fırsattan istifade yani. Hayır, savaşın doğurabileceği fiyat dalgalanmalarından bahsetmiyorum, o ekonominin konusu. Değinmek istediğim işin biraz daha sosyolojik ve psikolojik kısmı: Kumar. Devamında ise bireyin varlığına odaklanmak isterim.



Bilirsiniz eskiden ciddiyet ve utanma diye iki kavram vardı. Zamanla iki duvarı da sosyal medya sayesinde aştık ve yeterince içli dışlı olup birbirimizin hayatına giriştik. Bu durum, ciddi görünen makamlara da sıçradı ve kimse yalan söylemekten çekinmiyor, namussuzluk yapınca yüzü kızarmıyor.


Bu elbette bilinçli bir politika: Dünyanın çivisinin çıkması için böyle davranılması gerekiyor. Zira toplumlar liderlerini örnek alırlar. Yanı sıra daha fazla yozlaşma gerekli ki toplum, yönetici sınıfın ağına düşebilsin. Böylece insani ve içgüdüsel yanlarımızdan yararlanıyorlar.


Örneğin bunlardan biri cinsel içeriklerin aşırı derecede artışı. Sonucunda erkek ve kadına dair ahlak anlayışımız yozlaştı. Bir diğeri hazır gıda tüketiminin artışı. Sonucunda basit yemekleri yapamayan beceriksiz tiplere dönüştük. Diğeri ise kumarın erişilebilirliği ve oyunlaştırılması. Enflasyona sürüklenen ülkeler ve vatandaşları kazançlarını bireysel anlamda tasarrufla koruyamadı. Kurumsal anlamda ise sektörlerinin tekelleri altında ezildi ve kepenk kapatma gecikmedi.


Bu da emeğinin karşılığını hiçbir şekilde alamayan vatandaşları doğurdu. Halkta ekonomik anlamda maddi gücün karşılığı olarak tabir edilen sınıfların (fakir-orta halli-zengin gibi) yüzdelik oranı değişti ya da bütünüyle kaymalar yaşandı, yeni alt gruplar oluştu.


Paranın ve doğal olarak emeğin (aynı zamanda harcanan zamanın) değersizleşmesi uyuşukluk, öfke ve umutsuzluk kat sayısını artırdı. Buna meyilli olanlarda başta olmak üzere çürümeyi hızlandırdı.


Çıkar yollarından biri ise kumar oldu. Elbette kumar çok genel bir tabir, her yöne çekilebilir. Basit bir oyun bile, ortada maddi bir kazanç olduğundan kumar etkisini yakalayabilir. Biliyoruz ki bunu önemli kılan tekrarlanışı, maddiyatın ortaya konuşu ve hızlı kazanç/kayıp ile birlikte gerçeklikten kopulması.


Dijital hayatın dayatmalarından biri olarak her yaştan kitlelere ulaşan bu kumar şirketleri, futbol formalarında reklam verdiler, devletler de aralıklı olarak yaptıkları çekilişlerle bunu destekledi. İnsanlar alışkanlık kazandı ve durum gitgide kötüye gitmişken artık önemsiz görünümlü bir oyun aracı ya da birkaç gün sonrasında hatırlanan tatlı bir umut simgesi olmaktan uzaklaştı. Kaldı ki bunlarda da, her şeyde olduğu gibi, hile vardı. Her zaman öyle olacak.


Photo by Carl Raw on Unsplash
Photo by Carl Raw on Unsplash

Günümüzde bunu kumar adından ve algısından uzaklaştırmanın yollarından biri olarak kripto paralar seçildi. Güven veren, devletin kontrolünden uzak, kazanç getirmeye müsait ve gizlilik taşıyan (buraya dikkat) yatırım araçları olarak tanıtıldılar. Evet, bunlar kumar değil yatırım çünkü böylesi daha sağlıklı bir açıklama. Hâlbuki yatırım, alınan malın/kredinin bir müddet saklanması ve sürekli olarak değiş tokuş yapılmamasını içeriyor. Yine de insanlar, bu kripto borsasını oyun gibi görüp kumarla iç içe geçiriyorlar. Nedendir bilinmez -belki daha teknolojik, yeni olmasına rağmen çokça konuşulan ve modern görünümündendir- insanlar buna epey sıcak baktılar. Kumar oynamadıklarını kendilerine göstermek için bununla maddiyat, zaman veya belki de maalesef canlarını kaybettiler.


Bu konudan bahsetmemin sebebini soracak olursanız ilgimi çeken bir konu daha var.


Kumar burada sadece (önemli) bir araç; asıl mesele, bireyin kendi iradesini, özünü ve ahlaki pusulasını kaybetmesi. Kaldı ki bu kadar yaygınlaşması da tesadüf değil: bireyi pasif bir tüketiciye, iradesiz bir oyuncuya dönüştürmenin en etkili yollarından biri ne yazık ki.


Gördüğünüz gibi bir şeyleri oyunlaştırmayı ve hatta ileri gidip ona önemli bir değer ataması yapmayı seviyoruz. Çünkü kumarda her şey çok hızlı gerçekleşiyor, herkesçe kabul görmüşçesine icra ediliyor ve psikolojik anlamda geri dönülmez bir yola sokabiliyor.


Öylesine iç içe girmişiz ve normalleştirmişiz ki, artık bunları çeşitlendirmek için çaba sarf ediyoruz resmen. Son gördüğüm bir örnek olarak, -ki bunu çok önceden görmüştüm ama daha teknik analiz ve uzun vadeli gelecek tahminlerinden ibaretti (yine de bir kumardır)- artık gündemde olan bitenlere odaklanıyor. Çünkü gündemde olan (özellikle de küresellik taşıyorsa) göz önündedir ve herkesçe öyle ya da böyle biliniyordur. Süregiden savaş gibi. Ve unutmayın ki ekonomi de kumar da duyguya yer vermez, hangi milletten olduğunuzu umursamaz. Sadece para için mantıklı görünümlü bir tuzak kurar. “İki düşman olarak aynı konu hakkında iddianız olabilir. Neden bunu yarıştırmıyorsunuz? Herkese açığız.”


Güncel olayların üstünden yapılan maddi tahminlerin göstergesi - Kaynak
Güncel olayların üstünden yapılan maddi tahminlerin göstergesi - Kaynak

Yukarıda gördüğünüz tablo, (bu yazıyı yazdığım güne göre) 18 Aralık’tan günümüze değin sürmekte olup, “İran rejimi 31 Mart'a kadar düşecek mi?” sorusu etrafında ortaya atılan iddiaların oluşturduğu olasılık yüzdelerini göstermekte.


Bunu arkadaşlar arasında kişisel tahminlerinizle yorumlayabilirsiniz. Herkesin bir şey hakkında fikri var, malum. Okuduklarınız, izledikleriniz, dinledikleriniz ve araştırmalarınız dahilinde kişisel değerlendirmeleriniz olabilir. Hatta bunları kimselerle paylaşıyor, ciddi şekilde ilginizi çekiyor veya akademik olarak bu konuda bilgi sahibi de olabilirsiniz. Ancak saydıklarımın hiçbirisi, bunu maddi kazanç için yapmaz, düşüncelerini aktarmak için yapar. Bu ise, en hafif tabiriyle fırsatçılıktır. Yozlaşmanın en güzel örneklerinden biridir. Ama dediğimiz gibi, spor müsabakalarındaki skor tahminlerinden kazanç sağlayan reklamların gözümüze sokulması, devletlerin büyük ikramiye biletlerini satması bunlara ön ayak oldu. Oysaki şu durumdan faydalanmak ahlaksızlıktır.


Peki sadece böylesine ciddi bir mesele üstünden, kanın aktığı, ölümlerin yaşandığı savaşın üstünden para kazananlarla mı sınırlı bu durum? Elbette hayır. Hemen hemen her şeyle ilgili iddia oluşturulması sağlanmış. Ne kadar hızlı “kazanırsanız” o kadar iyidir.


“Şu kişi yeni başbakan olur mu?”, “Bu yapay zeka versiyonu, şu tarihte piyasaya sürülür mü?”, “O zenginin mal varlığı, şu meblağın üstüne, bu zamanda çıkar mı?” vesaire ülke bazında, yerel bazda, belli başlı sporlarda, teknoloji, kültür, bilim alanlarında çeşitlendirilebilmekte. Alakalı olarak örnekler sunmak bile istemiyorum açıkçası.


Photo by Dingzeyu Li on Unsplash
Photo by Dingzeyu Li on Unsplash

Kiminiz bu yazıyı okurken abartılı bulmuş, “Ne var ki bunda?” demiş olabilirsiniz. Bence sorun burada yatıyor. Şimdiye uyum sağlamak ve gelişmek, her şeyi bütünüyle kabullenmek demek değildir. Doğru, geçmişteki değerlere sımsıkı sarılıp yeniliklere yüz çevirmek de değildir. Fakat bilinçli hareket etmektir, öyle değil mi? Olan biteni ayırt edebilmek, mantıksız durumları çözümleyebilmek, karşılığında buna göre hareket etmektir. Toplum, çoğunluk olarak bunu benimsiyor diye bireysel anlamda bunun bir parçası olmak zorunda değiliz. Düşünelim, eskiden kimsede telefon yoktu, sonra bir lüks oldu, devamında gelişince moda biçimini aldı ve derken günümüzde telefonunuzun olmayışı kulağa tamamıyla absürt geliyor. “Telefonlarımızı kıralım, atalım, kullanmayalım,” değil mesele. Mesele, neden bize ait olmayan düşünceleri benimsediğimizdir.


Evet, başkasının düşüncelerini yeni normalimiz kabul ettiğimizde, onları var olan dünya görüşümüzün arasına sıkıştırmaya zorlarız. Fakat bu, bireyselliğimizi yıkmaya başlar. Bize sunulan her şeyi sorgulamadan aldığımızda, spor takımlarını onurumuzdan öte beller, siyasi partileri ailemizin önüne geçirir, toplumu kanatan konuları göğsümüzde yumuşatırız. Katilleri umursamaz, ölenler için üzülmeyiz. Duygularımızı köreltir, karşı çıkacak sesimizi kaybederiz. Tüm dünyada bu geçerlilik kazanmış durumda. İnsanlık her yıl canlılık faaliyetini biraz daha yitiriyor; beyni ve kalbi merhem tutmazcasına köreliyor.


İlla ki duymuşsunuzdur, bir süredir söylenegeliyor: “Toplumsal çürüme”.


Hepimiz bu toplumun parçasıyız ve hepimiz maalesef bu çürümenin de parçasıyız. İzlediğimiz dizilerin konusunu umursamazsak, dinlediğimiz müziğin sözlerini boş verirsek, bizi zehirleyen gıdaları boykot etmez ya da her türden kötü alışkanlıklara “Ne var ki bunda?” dersek o hiç sevmediğimiz çürümeye kum tanesi olarak katkımızı sunacağız. Ancak toplumlar da dağ değil, birer kum tepesi. Demektir ki katkımız sandığımızdan yüksek.


İşin “yani”si şu: Özümüzü tanımamız, buna göre davranmamız gerek; her dayatılanı kabullenmememiz ve diğerleri gibi olmamamız için özümüzden kopmamamız gerek. Amaç her zaman toplumla bir olmak değil, topluma rağmen birliğini koruyabilmektir bazen.



Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page