Yazmaya Adanmış Üç Yıl
- 2 days ago
- 5 min read
Hayat çok garip.
Bu yazıma başlamadan evvel ilk ve ikinci senemle ilgili yazdıklarıma baktım. Nasıl bir kafa yapısı içerisinde olduğumu okudum. O zamanlar düşündüklerim, hissettiklerim ve heyecan duyduklarım ne kadar değişikmiş. Her şey farklılaşmış zamanla. Eh, zaman denilen ilacın yan etkilerinden biri de bu sonuçta.
20 Haziran 2023’te, Medium’da, ani bir yolculuğa çıktım ve çokça tümsekle karşılaştım. Nihayetinde bu yoldan ayrılmadan ve hız kesmeden devam ediyorum. Artık eskisi kadar cevval değil aracım, aralıklı hâlde yol alıyorum. Hatta bazen duraklıyor ve varacağım zamanı geciktiriyorum.
Hayatın kendisi gibi yazma yolculuğum: Ritmi aksak, varış zamanı belirsiz ama bir şekilde devamlılık gösteren türden.
Her yıl dönümümde ve her yüz yazımda bir geriye dönüyor ve o zamanlardan bu yana nelerin değiştiğini gözlemlemeye çalışıyorum. Nostalji kutumu açıyorum sanki. Ve karşılaştıklarımla her seferinde şaşırıyorum.
Bu tür hislerin tarifi belirsizdir, bilirsiniz. O yüzden daha fazla uzatmaya gerek yok. Ancak aynı zamanda iki yüz doksan ikinci yazımla beraber şaşkınlığımdan silkinemediğimi belirtmem gerek.
Yazmayı seven birçoğumuz, internetin bir köşesinde yer bulmaya çalışmış ve sevdiği konularda blog yazılarına girişmiştir. Bunlar genelde tutunamamıştır ve birkaç senede bir hatırlanıp ziyaret edilen dehlizlere sürüklenmiştir. Ancak yazabilmeyi gerçekten anlamak, onu hayatın parçası konumuna sokabilmekmiş, yazdıkça anlıyoruz.
Durum bir hobinin ötesine geçiyor ve yeni gerçekliğimiz hâlini alıyor. Ondan kopamıyoruz; belki tatlı bir alışkanlık ve disiplinimizi kamçılayan bir görev oluyor, belki de zorunda hissettiğimiz ve yazmazsak içimizi yiyip bitiren bir kemirgen. Sanırım benimki bir fare olalı çok oluyor. Bense ara sıra ardından koşan hantal bir kediyim.
Bu süreç, hayatımızdaki herhangi bir diğer süreci yönetmeye benzer nitelikte. En sevdiğimiz yemeği sürekli yiyemeyiz, heyecanla başladığımız işimize ilk günkü gibi sarılamayız. Tutkular ve idealler aynı kalmaz hatta kaybolması olasıdır. İlkeler çatırdar, kişisel kurallar bozulmasa bile bükülür.
Tüm bunlar bana kalırsa insanidir. İnsani olan birçok şey, etik ve ahlaki sınırları aşmadıkça, doğal karşılanabilir.
Yine de demek istediğimi fark etmişsinizdir: Çok ya da düzenli yazmak illa ki başarı ya da kazancı sağlamayabilir. Ne yazdığımız, nasıl yazdığımız esas önemi taşır. Bir işi zevkle yapmanın tadı gerçekten farklıdır. Yapmış olmak uğruna yapmak ve değer görmektense özveriyle yapıp bekleneni bulamamak benim açımdan her zaman önemli olmuştur. Belki safça ya da birçoğu açısından yanlış bir tutumdur bu, bilemem. Ancak benimsediğim bakış açım bu oldu. Bu ise bana gözle görülür kazançlar sağlamamış olsa da başka diğer kazançların önünü açmaya yardımcı oldu.
Hayat. Ne garip.

Eğer o ilk yazımı yazmasaydım, bunu bir düzene sokmasaydım, şimdiki ben olamayacaktım, burası kesin. Nasıl biri olacağımı ya da şimdi gerçekleştirdiğim düzenli diğer tüm çalışmaları yapıp yapmayacağımı bilemeyeceğim. Bana kalırsa kişiliğimi oluşturan yazma eylemini o gün farkında olmadan derinlerden çıkarttım ve bugünkü karakterimin şekillenmesinde rol oynayacak koltuğa oturttum. Bu karakterden, en azından üstünde uğraştıklarım açısından, memnunum. Ancak bir ve iki sene önceki ben ile şimdiki arasında fark olduğu gibi sonraki yıllardaki ben ile aramızda fark olacağının da farkındayım. Demek ki önemli olan, sevdiğim şeye devam ederken merkezde yatan düşünceden kopmadan hareket etmek.
Üç yıl çok uzun değilmiş gibi gelebiliyor bazen. Zaman algısı değişkenlik kazanabiliyor akılda. Lakin birtakım karşılaştırmalar yaparken iyice belirginleşiyor. Bin günü aşan bir serüven deyince değişik hissettirebiliyor mesela. Ya da bilinen diğer şeylerle karşılaştırınca ciddiyeti ortaya çıkabiliyor. Otuzlu yaşlarımın başına adım attığım gerçeği kişisel bir örnek. 1 doların 25 TL ettiği günlerden 46’ya gelmesi de bir diğeri.
Yazmak elbette sadece yazmak değil, bunu hepimiz biliyoruz. Yazmak önce okumaktır. Okudukça yazabiliriz. Öğrendikçe aktarabiliriz.
Üç sene boyunca yazmanın yanı sıra bu alışkanlıkları da korumam gerekiyordu demek bu. Yoksa günlük yazmanın ötesine geçemez insan. Bildiklerini ya da bildiğini sandıklarını değil aynı zamanda bir zamanlar bilmediklerini de yazabilmeli. Bunun için araştırmalı, okumalı, öğrenmeli, çıkarsama yapmalı, dili doğru kullanmalı, sözlüğe başvurmalı, yeri geldiğinde susup dinlemeli, başkalarıyla tartışmalı, savunabilmeli, kaynak göstermeyi bilmeli ve karşılaştırma yaparak diğer konularla ilişkilendirebilmeli. Yani yazmak okuma eylemine ek olarak aklı çalıştırmayı teşvik etmeli. Bir zamanlar düşünemediğimiz gibi de düşünebilmeli. Sanırım bu üç sene bana bunları da az çok katabildi.
Garip.
Tabii bunlar içten geldikçe yazabilmeyi de doğuruyor. Dedik ya, beyinde alışkanlık oldu yazmak ama gönül de tekdüzelikten sıyrılmak, kendi payını almak istiyor.
Böylece insan yetinemiyor bazen. “Bunu yaptım ama şunu da yapabilir miyim acaba?” diyor, kendini sınamaya girişiyor. İyi ki de öyle yapıyor çünkü temelini sağlamlaştırmayı sağlıyor. Gelişiyor. Çok yürüyorsak mesela kendimize bir tür hedef koymak gayet iyidir. Bunu başarıp başarmamak ayrı bir meseledir tabii ancak önemli olan özdeki yürüme eylemini tekrara dökmektir. Buysa onu doğamıza çoktan yedirdiğimizin göstergesidir.
O yüzden kişi öylece yazmakla yetinmemeli. Geçen yıllar bana bunu tekrar gösterdi. Şiirleri dile getirmeli, düzyazılara başvurmalı, denemelerle uğraşmalı. Kısa yazmak için çabalamalı ve uzun uzun yazma alışkanlığını terbiye etmeli. Bazen de aksine içindekileri salıvermeli ve parmaklar yorulana gözler kızarana dek durmamalı. Her yönünü denemeli yazmanın. Suyunu sıkmalı.
Kimi zamanlar ise ara vermeli. Şöyle bir özlemeli. Ara sıra tekrar okumalı ve üstünde düşünmeli. Böylece zihinde nelerin değişip değişmediğini de görebilmeli. Geriye dönüp baktığımda, tekrara düştüğüm anları görüyorum ya da eksik yazdığım noktaları kafamda tamamlıyorum. Bazılarını gereksiz buluyorum bazılarını göklere çıkarıyorum. Verdiğim emekleri, harcadığım zamanları anımsıyorum. Sözün tam anlamıyla sırtımdan terler boşanırken geçen sekiz-on saatlik yazıları ve onların sanıldığı kadar değer görmediğini hatırlıyorum. Aksine rastgele yazılanlarınsa katbekat fark yarattığını da.
Neyse ki hiçbirini sizin için yazmadığımın bilincindeyim de önemsemiyorum. Evet, hep söylediğim şeyi tekrarlayayım: Her zaman kendimiz için yazmalı. Seven, merak eden olursa zaten gelir. Biz kendi yolumuza bakalım ve başkasından olumlu/olumsuz değerlendirmeleri/eleştirileri gözler olmayalım.
Bence bu hiç de garip değil.
Yazmayı seviyorum. Umarım hisler karşılıklıdır. Bana bu kadar harfi bahşediyorsa herhâlde bir bildiği vardır. Onlara minnettarım. Onlara başvurdukça dilimi oluşturuyorum. Dilimi oluşturdukça onları besliyorum. Bu sözel döngüden bazen ilgi çekici olanlar çıkıyor ortaya. Yazma biçimimi ve nasıl değişiklik kazandığını görüyorum. Kullandığım sözcükleri doğru seçmek için iki kez bakıyorum. Öyle ki bir noktada gözden kaçırdıklarım da oluyor ama fazla dert etmiyorum. Çünkü artık biliyorum ki onlar da dilimin, aklımdan akıp gidenlerin bir parçası. Bu mükemmeliyetten sıyrılmak ve hatalarımı sevmek, kabullenmek için senelerimi harcadım. Yemin ederim.
Cesaretimi toplama şansı tanıdı bu süreç. Yetkin hissettirmeye başladı. Eh, ne dedik: Hayatın parçası olmak. Bir şeyi düzenli yapmak ona aşina olmamızı sağlıyor, bizden biri yapıyor. O yüzden daha kolay girişiyoruz, daha normal karşılıyoruz, daha üstesinden gelebilir buluyoruz. Önemli olansa ölçüyü kaçırmamak.
Ben de naçizane bir senelik üretimlerimi derleyip bir kitap hâline soktum mesela. Hâlbuki Medium’da yazmaya başladığım aynı gün, kafamda kurduğum serimin ikinci kitabı olacak öyküleri yazmaya başlamıştım. Onlar biteli çok olsa da tekrar girişmek gözümü korkutuyor. Demek ki farklı bir şeyler istiyor vücut. Vahşi olmayan, yakınlaşabileceğim cümleler. O yüzden başka öyküler yazdım, minik kurgulara, şiirlere ve düzyazılara dadandım. Sonunda bu sürecin meyvesini almak için de bir seneyi aşan üretimlerimi bir bukete çevirip okurlara sundum. Üç sene boyunca yazmasaydım buna girişir miydim ya da diğer öykülerimi yayımlatır mıydım? Asla bilemeyeceğimiz sorular sormak ne gizemli, ne eğlenceli.
Son sözlere girerken üç senenin en önemli getirisine de odaklanmam gerek. Düşündeş kişilerle bir araya gelmek. Çevrim içi ağırlıklı olmak üzere gruplar kurmak, parçası olmak, beraberinde hareket etmek. Aynı amaç uğrunda buluşmak. Medium’da yazmaya başlamasaydım, o değişmeyecek çekingen kişiliğim buna izin vermeyecekti muhtemelen. Bu defa asla bilemeyeceğim bir olasılıktan ziyade az buçuk kestirebiliyorum alternatif evrenlerdeki beni.
Bir araya gelmenin en güzel yanı beraberlik duygusunu uyandırmak, birbirini teşvik edebilmek, ilham olmak, hatırlatmak ve öğrenip öğretmek. Yazdıklarım kadar öğrendim diyebiliyorum böylece. Yazarken öğrenemeyeceklerimi de öğrendim elbette. Çünkü yalnızlık ve suskunluk iyi hissettirse de (hâlâ çokça deneyimliyorum) aslında birileriyle iletişimde olmanın, karşılıklı düşünmenin, tartışmanın, paylaşmanın duygusal ve eğitsel getirisi de önemli.
Yazmak ise her zaman için yalnız bir eylemdir. Başkalarıyla beraber bir şeyler oluştursak bile sözcüklerimiz özünde bize aittir. Fakat bir grup içinde bulunmak, yalnızlığımızı yumuşatmak için değerlidir.
Ve bence bu garipten öte doğal bir gerekliliktir.
Kesintisiz yazdığım üçüncü senem biterken dördüncüsünü görmeyi diliyorum. Farklı biri olacağımın bilinciyle 2027’deki beni geçmişten kucaklıyorum. Dışarıdan ve gelecekten nasıl göründüğü fark etmeksizin zor yollar aştığının farkındayım. Tebrikler. Ancak hayattaki birçok şey gibi bu da böyle. Hayatının sonuna kadar yapmak istediğini bildiğin ve dile getirdiğin bu uğraşa olan arzunu asla kaybetmemen dileğiyle.




Comments