Zaman Hızla Daralıyor
- Feb 2
- 4 min read
27 Ocak 2026’da Bulletin of the Atomic Scientists (Atom Bilimcileri Bülteni) insanlığın yok oluş riskine ilişkin yeni bir açıklama yaptı. Dünyada olup bitenleri izleyerek, bilimsel veriler, mantıksal çıkarımlar ve politik gelişmeler ışığında yapılan değerlendirmelere göre işler hiç de iyiye gitmiyor.
İşin garip yanı, tam bir sene önce ele aldığım yazıyı tekrar yazmaya çalışırken, bu kez de Epstein belgelerin (sadece bir kısmının) yayımlanması hepimizin kanını dondurdu. Bu yüzden Kehanet Saati’nin ileri alınmasının ne kadar anlaşılır olduğunu insanlık bir kez daha net bir şekilde görebiliyor.
Konu hakkında temel bilgi almak isteyen arkadaşlarım lütfen önceki yazıma göz atsın. Orada değindiklerimi burada tekrarlamamaya çalışacağım.
Duymadıysanız, “Doomsday Clock” yani Kehanet Saati, insanlığın sonunu simgeleyen sembolik bir ölçü. İnsanlığı ilgilendiren tüm konularda (bölgesel gibi görünse bile küresel etki yaratanlar dahil) yapılan tespitler, gidişatlar ve olası sonuçlar doğrultusunda saatin gece yarısına kalan süresi artıyor ya da azalıyor. Elbette temennimiz sürenin artması yönünde; ama ne yazık ki dünya temenniler ve iyi niyetler üzerine kurulu değil.
2020: 100 saniye — 2021: 100 saniye — 2022: 100 saniye — 2023: 90 saniye — 2024: 90 saniye —2025: 89 saniye
Bu sitede açıklanan nedenleriyle beraber saatin süresinin geçen seneden bu yana neden tekrar değiştirildiğini görebiliyoruz. Şahsi düşüncelerimle beraber sizin için özetleyeyim:
Doğru lider eksikliği (ya da diktatörlerin çılgınlığı). Ülkelerin giderek daha agresif ve otoriter yönetimlerle idare edilmesi.
Büyük güçlerin (ABD, Çin, Rusya vb.) rekabetçi, milliyetçi ve düşmanca tutumları; uluslararası anlaşmaların birer birer çökmesi.
Nükleer felaket senaryolarının daha sık dile getirilmesi ve sürekli bir tehdit unsuru olarak kullanılması. Yıkım gücü yüksek füze ve İHA saldırılarını içeren savaşlar.
İklim değişikliğinin her zamankinden hızlı ilerlemesi. Rekor sıcaklıklar, orman yangınları, aşırı yağışlar, sel felaketleri, deniz seviyesindeki yükselmeler. Fosil yakıt kullanımlarındaki süreklilik.
Etkisi ülkemizde aşırı hissedilen ancak dünyaya da sirayet etmiş enflasyon rakamları. Kapitalizmin her zamankinden fazla azgın ve obur oluşu.
2027’de (ya da o zamana dek) nasıl gelişebileceğini, neler yaşanacağını çok merak ettiğim bir konu olarak, yapay zekâya duyulan aşırı güven, medya manipülasyonu, sahte içeriklerin yaygınlaşması, dijital güvenliğin hızla erimesi (belki de tümüyle bitişi). En kötüsü, yapay zekâyı geliştirenlerin bile kontrolün nereye gidebileceği konusunda emin olamaması. Geoffrey Hinton’ın 2024 Fizik Nobel Ödülü konuşmasını dinleyenleriniz olmuştur belki. Kendisi “artık bilim kurgu değiller” diye belirttiği yapay zekanın önlenemez yükselişinin biyolojik tasarımlar, silahlar, gelişmeler ile gelen tehdide açık olduğunu belirtiyor. İkinci bir pandemi senaryosunun eskisi gibi imkansız görünmeyişi de malum. Kaldı ki insanlık bu dönemece girdiği zaman bambaşka şeyler konuşuyor olacağız.
Ne kadar çok olumsuz açıklama yükledim beyninize bir anda öyle değil mi? Fakat biz kendi “küçük dünyamızda” ekonomik açıdan cebelleşirken ya da üst aklın bize dayattığı ikilemler etrafında birbirimizi suçlarken bunların devamlılığı sağlanıyor. Çünkü dönem dönem yeni engellerin, ideolojik akımların, belaların, kitleleri kontrol altına alacak ya da etkisiz bırakacak hamlelerin yine onlar tarafından inşa edilmesi “gerekiliyor”.
Bu yüzden hayatınızı meşgul eden konuları bir düşünün. En çok neye maruz kalıyorsunuz? Siyaset ve politika en bilineni. Siyasi arenada yalan söylemek tek geçerlilik; kimse sizin normal ve mantıklı düşüncelerinizi savunmuyor. En çok da (nedense) körü körüne değer verdikleriniz. Finansal zorluklar cabası, o konuya hiç girmeyeceğim çünkü hiç kimse emeğinin karşılığını alamıyor. Sizinle alakası olmayan ve azınlıklara ait absürt görüşlerin hayatınıza öyle ya da böyle girişi de bir ipucu. İzlediğiniz filmlerde ve dizilerde, dinlediğiniz şarkılarda, oynadığınız oyunlarda kültürünüzü ya da ortak aklı temsil etmeyen, size dayatılan etmenlerle karşılaşmadığınızı söylemek kelimenin tam anlamıyla imkansız. “Peki neden bunlar sürekli olarak önüme çıkıyor,” diye sormak isterseniz bu dayatmaların cevabı da belli aslında. Komplo teorisi olarak gördüğünüz bazı şeylere karşı düşüncelerinizi esnetmeniz gerekecektir ki bu da, öyle biri değilseniz, epey zor. Şöyle bir söz olması lazım, yeri geldikçe kullanmayı severim: "Hiçbir komplo teorisine inanmamak komplo teorisinin ta kendisidir.” Boktan bir dünyanın içerisindeyiz arkadaşlar ve bu maalesef aşırı nahif bir açıklama olarak kalıyor.
Kurguların gerçeklik yanında halt ettiği dünyamızda hiçbir şey bizim elimizde değil. Kötülükler her yerde kol gezerken işinde gücünde olan, sadece “yaşamak” isteyen ve yavaşça kirlenen bizler değil de yine -diğer- kötüler sahneye çıkıyor. Kısacası kötüler kötüleri doğuruyor, parazitleri bize sıçrıyor. Tamam, tümüyle umutsuz olmayalım elbette ancak aptal da olmayalım. En azından bu sembolik saatin gitgide sönümlenmesinin gerçeklerin yansıması olduğunu hatırlayalım.
Bu videodaki resmi açıklamada da göreceğiniz üzere 9:45’ten başlayan kapanış konuşmasında şunlar söylenmekte:
Bugün bize katıldığınız için teşekkür ederiz. Benim adım Alexandra Bell ve Bulletin of the Atomic Scientists’in başkanı ve CEO’suyum. Bültenin Bilim ve Güvenlik Kurulu’nun kararı şudur: İnsanlık, hepimizi tehdit eden varoluşsal riskler konusunda yeterli ilerleme kaydetmemiştir. Bu nedenle saati ileri alıyoruz. Doomsday Clock (Kıyamet Saati), kendi yarattığımız teknolojilerle dünyayı yok etmeye ne kadar yaklaştığımızı anlatmak için kullanılan bir araçtır. Nükleer silahlar, iklim değişikliği ve yıkıcı teknolojilerden kaynaklanan risklerimizin hepsi artıyor. Her saniye önemli ve zaman tükeniyor. Bu acı bir gerçek, ama işte gerçekliğimiz bu. Artık gece yarısına 85 saniye kaldı. Bu, dünyanın gece yarısına en yakın olduğu andır.
Gerçi geçmişte ortaya saçılan önemli belgeler gibi şimdi yayımlananların (hatırlayalım, bunlar sadece bir kısmı olarak belirtiliyor) içeriklerini okudukça 85 değil de 35 olmadığına şaşırıyorum.
“Son”umuza gitgide yaklaştığımızın düşüncesinin hâlâ soyut olduğuna inananların bulunduğuna eminim. Bunu, içinde yaşadığımız dönemlerin etkisi olarak görüp, genel anlamda abartıya kaçıldığı düşüncesinde olanlar da vardır muhakkak. Ancak unutmayın ki bizler alışan (isterseniz uyum sağlayan deyin) ve unutan hayvanlarız. Gerek bireysel yaşamlarımızdaki gerekse toplumsal paydadaki yaşananları (arşivlemedikçe) unutmak doğamızda var. Yoksa insan olamazdık, dahası delirirdik.
Önceden olabildiğince yaşayıp geleceğin ne tür güzellikler ve yenilikler getireceğini düşlerdim. Ancak insan hayatının böylesine sınırlı olmasının belki de “daha sağlıklı” olduğu düşüncesine yavaş yavaş ısınıyorum.
Pandemi dönemini hatırlayın; kocaman bir kriz, yok edici bir buhran, yeni yaşam tarzları, kelimeler/kavramlar, teknolojik gelişmeler, kazananlar ve kaybedenler… Yitip gidenlerden bahsetmiyorum bile. O zaman hangimiz “normal” bir ruh halindeydik ki? Şimdi geriye bakınca geçen 5-6 seneyi pek de umursamıyoruz çünkü geçmişte kaldı. O dönemde yaşamımıza hükmeden her şey ise virüsle alakalıydı. Fakat küresel uykunun devamlılığı için bir şeyler gerekli değil mi? Savaşların acımasızlığı ve şiddeti giderek artmıyor mu? Duyulmamış tehlikeler, teknolojik atılımlar, terör faaliyetleri ve siyasi saçmalıklar kol gezmiyor mu? Yani hayır, tüm bunlar sadece içinde bulunduğumuz dönemden ötürü “her zamankinden daha kötü gibi” hissettirmiyor. Her şey daha kötüye gidiyor.
Tamamlarken size olumlu bir yazı sağlayamadığımın bilincindeyim. Ancak şunu unutmamak lazım ki gerçeklikle yüzleşmeden ilerleyemeyiz. O yol ne kadar puslu olsa bile. Bu yüzden bizler, bireysel hayatlarımıza katacaklarımıza odaklanmalı ve yaşamımızla doğrudan ilgisi bulunmayan her şeyi çokça sorgulamalıyız. İki seçimle sınırlandırıldığımız seçenekleri elimizin tersiyle iterken korkmamalıyız. Bize belirgin biçimde dayatılanları fark edip yüz çevirmeli, kimin ne düşündüğünü umursamamalıyız. Bundan ötürü, saat o yana veya bu yana gitse de sonucunda yaşamımızın kısıtlı oluşuna odaklanalım. Saate neler olduğuna bakalım ancak kendi tik taklarımızı artıracak biçimde yaşamaya çalışalım.





Comments