Edebiyatta Anlam Arayışı
- 17 hours ago
- 5 min read
Bunu mu demek istemiştiniz?
Her edebi metni anlamak kolay değildir. Gündelik okumalar yapabildiğimiz kitaplar olduğu kadar oturup çalışırcasına ele almamız gereken, sakin bir ortam ve zihin ile vakit ayırmamızı öneren eserler de vardır. Uzun romanlar ve şiirlerde bu sıkça gözlemlenir bir durumdur. Onları bitirdikten sonra üstünde düşünürüz ve ne anladığımızı tartarız. Bazen öyle bir tanesini okuruz ki aklımızda çok yer etmeyebilir ya da bizde uyandırdıkları bölük pörçüktür. Karmaşık ya da eksik hissettirir. Doğal karşılanmalıdır. Öte yandan kafamızdan taşan, her yerine anlam sıkıştırdığımız bir tanesi de olabilir. Bunlar benim ilgimi çekiyor çünkü şu soruyu sormama sebep oluyor: Herkesin eserlere bu kadar mana yükleyebilmesi ve ortak noktalarda buluşabilmesi mümkün mü?
Yazı boyunca “anlam” sözcüğünü sıkça kullanıyorum. Olay örgüsünün ne anlattığını değil, okurun metinde keşfetmeye çalıştığı ikinci katmanları, çağrışımları ve alt metinleri kastediyorum.
Jorge Luis Borges’in “Şu Şiir İşçiliği” başlıklı kitabını okuyorum. Zamanında verdiği konferanslardan bazılarının derlemesi. Henüz bitirmedim ama bir bölümde, eserlere atfedilen anlam vurgusu bulunmakta. Dikkatimi çekti ve düşünmemi sağladı. Diyor ki, “Kendi tarih duygumuzla yüklüyüz, aşırı yüklüyüz. Eski bir metni, Orta Çağ ya da Rönesans veya hatta on sekizinci yüzyıl insanlarının incelediği gibi inceleyemeyiz.” Evet, kitap kulüplerimizde her defa tekrarladığımız cümlelerden birini burada görmek içimi rahatlattı. Her eser, dönemine göre yorumlanmalı ve ona yüklenecek anlam da bu minvalde olmalı ama bunu yapmak zor, Borges’e göre de mümkün değil.
Bu söz sayesinde konuyu kafamda başka yere bağladım: Klasik eserler. Bilirsiniz ki ya çok sıradan gelirler okura ya da karman çorman. Çocukken okuruz ve anlayamayız, yetişkinliğe bırakırız. Bazıları da vardır, rahatça okunur ve olduğu gibi kabul edilir. Çünkü aslında gerçekten de öyledir. Her klasik eser, ahım şahım anlamlar taşımakla yükümlü değildir. Klasikleri güçlü kılan, estetik biçimi, dönemine göre yenilikçi oluşu, dil üstündeki etkisi, tarihsel bir farklılık yaratacak tarza sahip olabilmesi veya kendinden sonrakileri etkileyebilmesidir. Peki bunlar, onların illa büyük anlamlar taşıyacağı anlamına mı gelir? Sanırım bunu hepsi için söyleyemeyebiliriz. Her biri kendi felsefi katmanını, mecazi aktarımını ya da imgesel çeşitliliğini sunsa da, okurun büyük çoğunluğunun algısında benzer anlamı uyandırıyorlar.
Romanlar konusunda bu husus bana kalırsa biraz daha kolay kabul edilir. Çünkü olay akışı mevcuttur, karakterlerin farklı türde gelişimleri gözler önüne serilebilir. Fakat şiirler öyle değil, mantığın ve akışın yanı sıra duyguların içine boca edildiği bir karışım var oluyor metinlerin özünde. Bu da onları anlamayı ve yorumlamayı zorlaştırıyor. Edebiyat derslerinde şiirlerden hep çekinmişimdir. Yorumlamamız istendiğinde hep içime sinmişimdir. Çünkü çocuklar mecazları yetişkinlere göre daha geç kavrarlar ve anlatılanları çoğu zaman öylece (literal) algılarlar. O zamandan kalan bir alışkanlık olsa gerek yazarken duygularımın yanı sıra mutlaka mantığımı da iliştiriyorum. Yoksa soyut, eksik ve manasız buluyorum. Özellikle de okurken.
Bu herkes için aynı şekilde yürümek zorunda olmasa da, şiirlerin büyük çoğunluğunun tek okunuşta anlaşılmayacağını iddia edenlerdenim. Keyifli bir okumanın yanı sıra anlayarak okuyabilmek için en az iki ya da üç kez okunmalı ve bu defa kafa yorulmalıdır. Bu da okur tarafında, daha en başında anlamda çeşitliliği beraberinde getirmeye aday etmenlerdendir.
Kültürel ve dilsel farklılıklardan doğacak anlam farklılığına değinmiyorum bile, çok belli bir durum. Bir şiirin birden fazla çevirisinde farklı anlamlar yakalanabiliyor. Borges burada iki türlü çeviriden bahsetmiş mesela. İlki, doğrudan olmayan ve hislerin, hedef dilin yapısının ve bu dilin bulunduğu kültürün etmenleriyle sarmalanan bir çeviri ve ikincisi, doğrudan (literal), sözcük sözcük olacak şekilde yapılan, cümledeki mantığı olabildiğince koruyacak çeviri. İkisinin okurda uyandırdığı duygular farklı oluyor. O hâlde asıl olan, hangi durumda veya hangi tür eserlerde ne tür bir çeviri kullanılmalı sorusuyla yaklaşmak. Eh, burasını da edebiyat dünyasının tartışmalarına bırakalım.

Okumamı sürdürdükçe ilgimi çeken bu düşünce denizinde sorgulamalarımı artırdım ve iki soru daha sordum kendime:
Asıl anlam yazarın vermek istediğinde mi saklıdır yoksa okurların kavradıklarında mı?
Metnin esas anlamını belirleyen onu yazan mı mıdır yoksa okuyan mı?
İkisi birbirine yakın sorularmış gibi gözükse de öyle değil.
İlk soru, “edebi eserlerde anlamı anlam yapan nedir,” diye soruyor esasında. Yazar bize bir şeyler aktarma derdindedir. Bu bir olay olursa daha somuttur; elle tutulur yanları fazladır, çıkarılabilecek anlamların ortaklaşma kat sayısı da öyle. Ancak özellikle şiir dünyasına adım attıkça kopuşlar başlıyor. Neden? Çünkü yazarın kişiliğini de öğrenmek (roman anlatısına göre şiirde daha etkili) gerekiyor. Nasıl birisi? Hangi duygular ve konular hakkında yazmaya meyilli? Sınırları var mı, onları aşabilir mi? Betimlemeleri ağdalı mı yoksa okurla senli benli yazacak kadar samimi mi?
Yazar bir şey aktardı ve okurla buluşturdu, tamam. Ancak sonrası da muamma olabilir. Senin okuduğun ile benimki aynı mı? O bulduğumuz imgelere benzer duygu ve düşünceleri yükleyecek miyiz? Çift anlamlı sözcükleri ikimiz de kavrayabildik mi? Ağırlık verdiği anlam hangisiydi? Sorular artış göstermeye meyilli. Üstelik şimdi çeşitlendi: Hangi okur haklı? Birileri mi, herkes mi?
Şimdi ikinci soruya gelelim, bu daha ilginç bana kalırsa. Yazar metnini okurla paylaştı ve yukarıda bahsettiklerimiz yaşandı. Buraya kadar her şey normal. Peki bu eseri eser yapan hangi anlam olacak? Yazanın zihnindeki mi yoksa okur(lar)da uyanan mı? Düşünsenize, örneğin metinde sunulanlar için bir kişi (yazar) X diyor, bin kişi (okur) Y diyor. Herkesin ortak aklı mı o eseri akılda kalıcı bir noktaya taşır yoksa herkese ve her şeye rağmen böyle olmadığını belirten ve belki de okurların düşüncelerine karşı çıkan yazarın şahsi anlatımı mı? Bence bunlar yeterince ilginç ve üstünde çok durulmayan sorular. Klasikleri klasik yapan nedir sorusu gibi bir eseri eser yapan nedir sorusunu sormamızı sağlıyor. Kaldı ki bunun cevabı (eğer gerçekten varsa), klasikler hakkındaki yorumlamamızı da kolaya indirgemeye yardımcı.
Burada okur tarafında anlam yüklemekle ilgili Borges’ten (aynı kitaptan) komik bir alıntıyla devam edeyim.
“Zaman zaman oldukça cesur bir metafor deniyorum ancak bu benden (ben önemsiz bir çağdaşım) çıkarsa kimsenin bunu kabul etmeyeceğini anlıyorum ve bu yüzden bunu ulaşılması zor bir İranlı’ya ya da Norveçliye atfediyorum. O zaman arkadaşlarım bunun oldukça güzel olduğunu söylüyorlar ve elbette onlara asla bunu ben icat ettim demiyorum çünkü metafora düşkünüm. Bununla birlikte İranlılar ya da Norveçliler de o metaforu ya da çok daha iyilerini icat etmiş olabilirler.”
Görüldüğü gibi anlam aynı zamanda okurun isteklerine de bağlı. Şöyle düşünün, bir şiir okuyorsunuz ama başlığı ya da yazarı hakkında bilginiz yok. Beğeniyorsunuz ve bakıyorsunuz ki adını sanını bilmediğiniz, rastgele bir yerel yazar. Tam tersini de düşünebilirsiniz. Kendinizi Poe’nun ya da Shakespeare’in mısralarını beğenmiyorken bulabilirsiniz. Sizin için o cümleler anlam ifade etmiyor olabilirler. Okur tarafından bakınca garip, değil mi? Demek ki bir yazarı algılayışımızı yalnızca metin değil, onun adı, dönemi ve hakkında bildiklerimiz de etkiliyor. Sizinle aynı dönemde yazan biri sizi daha iyi anlayabilir, anlatmak istediğini iyice aktarabilir.
Henüz okuma fırsatımın olmadığı Roland Barthes ise (edebiyat kuramcısı ve eleştirmen) metnin yazardan çıktığı an bağımsız olduğunu hatta yazarın ölü kabul edilmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre metnin anlamını artık yazar değil okur belirler. Bu yaklaşım bana göre yorum özgürlüğünü genişletse de, metnin sınırlarını tamamen ortadan kaldırma riskini de beraberinde getiriyor.
Bitirirken işin bencesine gelmek istiyorum.
Her eser anlaşılmayabilir. Eser, herkesçe aynı biçimde anlaşılmayabilir. Bir yazarın her eseri aynı şekilde anlaşılır olmayabilir. Romanlar da şiirler kadar karmaşık olabilir. Yukarıda şiire daha çok yer vermemin sebebi, romanların büyük çoğunluğunun baştaki çözümü bize sunması gerekliliğiydi, sonrasında toparlanmaları daha olasıdır. Ancak şiirler, ne kadar uzun bile olsa, karşılaştırılınca kısadır ve anlaşılır biçimde somutluktan biraz daha uzaktır.
Örneğin kitap kulübümüzle en son okuduğumuz Tanpınar eseri olan “Huzur”, ondan okuduğum ilk eserdi. Ne kadar derinlikli ve güzel yazıldığını kavrasam da bütünüyle anlayamadım. Muhtemelen doğru bir zamanda karşılaşmadık. İşin komik yanı bunu söyleyebildiğim bir diğer yazar da Borges’in ta kendi. İkisi benim için gerçekten aynı kefede. Bu isimlerin metinleri bana kalırsa ilk okumada tüketilebilecek malzemeler değil. Onlara ve kendime yıllar tanıyorum; yeniden okuduğumda yeni katmanlar eşliğinde anlamayı diliyorum. Bu karmaşık durumu şiirler için de bol bol söyleyebilirim.
Buradaki fark ise şu olabilir: İyi bir eser, tekrar okunduğunda yeni anlamlar üretmeye elverişlidir. Oysaki kötü olan, metnin izin vermediği anlamları esere zorla giydirir. Bu da bana kalırsa metnin okura gerçekten sunabileceği imkânları gölgeleyebilir. Ancak şunu da ekleyerek sözümü bitireyim:
Bir metnin birden fazla anlama açık olması, her birinin doğru olduğu anlamına gelmez. Edebiyat, sınırsız yorum özgürlüğündense (çünkü bu aşırıyı ve abartıyı tetikler) metnin sunduğu imkânlar içinde anlam arama sanatıdır.




Comments