Kitaplarla Yarışmak
- 2 minutes ago
- 4 min read
Her yeni kitap biraz daha büyüyen bir dağ, her geçen yıl biraz daha kısalan bir yol.
Sene başından beri okuma alışkanlıkları üzerine yazılmış yazılar karşıma daha sık çıkmaya başladı. Kimisi okuma hızını, kimisi ise doğrudan okuma eylemini sorguluyordu. Bir noktada artık üstünde düşünmeye vakit ayırdım. Hak verdiğim yönleri vardı elbette ancak bunu düşüncelerimle birleştirip size sunmak istiyorum. Yorumlarınızla beraber sizlerin ne tür bir okuma yaptığını merak ediyorum.
Okuma trendleri dönemsel olarak çeşitlilik gösterir. Buna neden olabilecek etmenler de öyle. Bunların bir kısmı türlerdeki değişimi, bir kısmı ise okuma biçimlerindeki dönüşümü ortaya koyar. Burada bahsedeceğimiz ise aslında temeldeki eylemin, yani okumanın özündeki değişim.
İnsanlar kitap almaya devam ediyorlar. Bu isteğin hâlâ güçlü olduğu söylenebilir. Ne var ki satın almakla okumak aynı şey değil.
Bir kitabı satın almak, okunan/verilen tavsiye üzerine bir istek, anlatılanlara duyulan bir merak ya da bilinmeze yolculuğu tetikleyen bir deneyim örneğidir. Bir diğer önemli neden de elbette insanın toplama dürtüsüdür. Biriktirmeye, koleksiyon yapmaya ve sahip olmaya olan içgüdüsel meylimiz. Çünkü onları satın almak bizi çoğu zaman rahatlatabiliyor hatta kimi zaman onları zaten okumuşuz hissi uyandırıyor. Bu yanıltıcı zihinsel deneyim pek çoğumuzu ara sıra kapsıyor.
(Ülkemizdeki dur durak bilmez ekonomik çalkantıda tasarruf etmek için yapılan toplu alımları bunun dışında tutuyorum.)
Neden buna değindiğimi soracak olursanız, aslında bu tür bilinçli/bilinçsiz eğilimlerimiz bize bir şeyler anlatıyor. Evet, sahip olma arzumuz bunun bir boyutu. Diğeri ise satın almakla kalmayıp onları tüketmek. Okumak değil de tüketmek.
Bir an önce en son çıkanı, en çok satanı ya da en fazla tavsiye edileni edinmeye çalışmak… Bu biraz ilginç geliyor bana açıkçası. Merakın ötesinde bir acelecilik belirtisi gibi. Sanki stoklarda kalmayacak da herkes o kitap hakkında konuşacak, bir tek biz bihaber kalacakmışız gibi. Sahiden de temelinde yatan sorun bu mudur acaba diye düşünüyorum: Herkesin okuduğunun bilincinde olup geri kalmak, fikir sahibi olamamak. Sanırım bu biraz yüzeysel bir bakış açısı. Yine de bilemiyorum. Ancak özellikle sosyal medyada sürekli yeni kitapların dolaşıma girmesi bu hissi güçlendiriyor. Kitapevleri çevrim içi biçimde evimize giriyorlar sanki. “Bunu da al, şunu da unutma,” der gibi.
Bu sıralar kitap okumalarımı azalttım. İsteyerek olmadı ama bu durumu eskiden olduğu kadar üzücü bulmadım. Biliyorum ki okumalarımız ya da üretimlerimiz döneme bağlı değişkenlik gösterir. Ancak önceleri biraz sinir bozucu bulurdum. Eksik hissederdim. Yapmam gereken bir şey olarak görür ve aralıklı olarak başıma kakardım. Bir şeyleri kaçırdığımı düşündüğüm olurdu, yalan söylemeyeceğim.
Hepimizin farkında olduğu durumu hatırlatarak anlatmak istediğime belirgin bir anlam katmak istiyorum: Hayat tüm kitapları okumak için çok kısa. Evet, pek doğru. Fakat “hayat kısa" düşüncesi bizi daha bilinçli seçmeye yöneltebileceği gibi ironik biçimde seri biçimde okumaya da itebiliyor. Her şeye yetişemeyeceğimiz düşüncesini içselleştirirken bağlamda kopukluk yaşıyoruz. Elinden geleni yapma çabası içine girerken vakit ayırdıklarımızı bir an önce bitirmek istiyoruz.
Kitaplığımızda zaten sürüsüne bereket kitap var. Eh, sayılar değişse bile her yıl binlerce yeni kitap yayımlanıyor. Birçoğumuzun kitaplığı ise okuyabileceğinden daha hızlı büyümeye devam ediyor. Bu da bizi hızlı okumaya sevk edecek, etmekte.
Çünkü endişeleniyoruz. Kitaplarımız öylesine bol ki, onlar arasından (hepsini bile isteye satın alsak bile) okuyacaklarımız ve okumayacaklarımız var. Her yeni okumamızda öncelik sıralaması yapma zorunluluğu hissediyoruz. Hâlbuki elimizdekini bitirdikten sonra farklı düşüncelerle sarmalanmış bile olabiliyoruz. O kitapta geçen bir başka kitabı ya da o yazarın tavsiye ettiği bir tanesini satın alma olasılığımız bile var. Tüm bunlar daha fazla, daha fazla ve daha fazla kitap demek. Altından kalkamayacağımızı idrak ettiğimiz o anda artık işlere hız kazandırmaya çalışmak işten bile değil. Bana öyle geliyor ki artık eskisine kıyasla daha telaşlı bir okuma eğilimindeyiz. Kaçamıyoruz. Zorunda hissediyoruz.
Asıl merak ettiğim nokta ise şu: Bu aceleciliğin bedelini nerede ödüyoruz? Sanırım cevabı, okurken yaşadığımız o küçük ama tanıdık anlarda gizli.
Hızlı okumak aynı zamanda anlama etki ediyor, hiç şüphesiz. Büyük ihtimalle çoğumuzun yaşadığı bir durum: Aynı cümlede ya da paragrafta sürekli dönüp durmak, beynimizle değil gözlerinizle takip etmek, o sırada başka düşünceler içinde olmak.
Bunu oldukça olağan buluyorum. Bazen anlatılanlarla kavga ederiz, ters düşeriz, kendimizi hayali bir tartışma programında buluruz. Benim için kitap okumak biraz da budur. Peki, bunun için ne gerekir? Tabii ki zaman. Yavaşça okumak ve o sizi düşünmeye iten kısma odaklanmak. Değer vermek ve anlamak. Tekrar etmekten çekinmemek, geç kalmış hissetmemek. Bunu, geçiştirerek yaptığımız bir okumada ne denli gerçekleştirebiliriz ki? Aksine bunu istemeyiz bile. Çünkü bir an önce bitsin istiyoruz. Bitsin ki ardımızda uzanan kâğıttan dağı eritebilelim.
Her yazar okunmayı düşler. Her kitap okunmayı bekler. Her okur bitirmeyi ister.
Hızla okuyan biriysek bitirmek demek, diğerine başlayacak anı oluşturmak demektir. Öncekinin değerini azaltır ve yenisine farklı gözle bakmamızı sağlar. Ancak bu böyle mi olmalıdır? Kitap gerekirse üstünde çalışılarak okunabilir. Alınan verim artabilir. Yazara olan saygıdan da yapabiliriz bunu, onu tanımayıp sadece birkaç cümlesine âşık olsak da. Bazen sözlük açmak, araştırmak keyif katar. Ara verip düşüncelerimize bir iki gün zaman tanımak, denileni tartmak iyi hissettirir. Okuduğumuzun farkına vardırır. Ki anlaşılmıyorsa da tartışmak, düşünceleri çarpıştırmak hoş ve öğretici bir deneyim olabilir. Ancak bunlara söylenecek tek bir cümle geliyor akla: “Kimin bunları yapmaya vakti var?”
Sanırım olay biraz da bununla alakalı. Dedik ya, kitapların ardı arkasının bitmeyeceği bir noktada idrak edilecek diye. Bu, bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. Dürüst olalım, ölmeden önce okuyabildiğimizi okumak istiyoruz. Onu da okumak istiyoruz, onu da, yeni çıkanı da, arkadaş tavsiyesini de, şunu da, bunu da. Size acı bir reçete vereyim: Yaşınızı düşünün, kendinize bir ömür biçebilir misiniz? Muhtemelen hayır. O yüzden kitaplara aynını biçmeyi çalışmayın. İlla yapmak istiyorsanız, kalan (tahmini) yıllarınızda kaç kitap okuyabileceğinizi hesaplayın. Yılda ortalama kaç kitap okuyorsanız bunu kalan yıllarınızla çarpın, işte bu kadarlık bir kitaplıksınız. Kalan ömrünüzde okuyacaklarınıza dair listenizi hazırlayın ve acele etmenizin fayda sağlamadığının farkına varın.
Kitaba zaman tanımalı. Çünkü tanınan bu zaman aslında kendimizedir. Tekrar etmekten de korkmamalı. “Onu tekrar okuyacağıma başka bir kitap okurum daha iyi,” diye düşünüyorsanız bir şey diyemem. Benimkiler hatırlatıcı niteliğinde ne de olsa. Zaten kimse size bu konuda ne yapmanız gerektiğini söyleyemez. Lakin bu düşünce yıllar geçip somutlaştıkça ve içimizde yer ettikçe, o esere dönmeyi, barındırdığı karakterleri hatırlamayı terk etmeye başlayabiliyoruz. Çünkü en azından ikinci bir okuma bize bir lüks gibi geliyor artık.
En kaliteli bulduğumuz kitaplar için "Bunu yıllar sonra yeniden okurum." demiyor muyuz? Hatta bazen "Keşke unutmuş olsam da ilk kez okuyormuş gibi yeniden okuyabilsem." diye geçirmiyor muyuz içimizden? Belki de iyi kitap, ilk okumada biten değil, ikinci okumada yeniden başlayandır.





Comments