top of page

Meta Öykü ve Meta Karakter

  • 4 days ago
  • 4 min read

Gerçeklik ve Kurgu Arasındaki Sınır


İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar veya dinlediğimiz şarkılar genellikle gerçek bir hikâye hissini vermek için kurgulanırlar. Ancak eser verenler bazen bu kuralı bilerek bozar. Hikâyenin ve karakterlerin kendilerinin farkında olduğunu kabul eder. İşte buna meta öykü (metafiction) ve meta karakter denir.


Meta”, “üstüne” veya “kendisi hakkında” anlamına gelir. Yani eser, kendi kurgusallığını (yapaylığını) açıkça kabul eder ve bunu izleyiciye/okuyucuya gösterir. Bu teknik, seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp düşünmeye davet eder. Hem eğlenceli hem düşündürücü bir yoldur. Peki neden kullanılır, nasıl yapılır ve ne işe yarar? Gelin birlikte bakalım.


Önce meta öyküyü anlayalım. Bu, hikâyenin kendi varlığını sorguladığı, kurgu olduğunu bildiğini belli ettiği anlatım biçimidir. Anlatıcının bakış açısı farklıdır. Eseri, bizim yanımızda oturuyormuşçasına izler ve anlatır. Sadece anlatıcı değil, yazar da yapar bunu ve o meşhur dördüncü duvarı istediği zaman istediği şekilde kırar. Dahası, öykü içinde öyküyü barındırabilir.


Bazen romanın karakteri ya da filmin oyuncusu direkt olarak kamerayla göz teması kurar. Meta karakter, bu farkındalığa sahip karakterdir. Hikâyenin kurallarını bilir, senaryoyla dalga geçer, seyirciye laf bile atabilir. Farkındalığı yüksektir ve eserin temasına göre rolüne yön verir.


Carl Bloch - In a Roman Osteria - 1866 - Kaynak
Carl Bloch - In a Roman Osteria - 1866 - Kaynak

Kavramları kafamızda oturttuğumuz için sorumuzu yineleyelim: Neden ve nasıl kullanılır? Ne amaca hizmet eder?


En temel nedeni elbette gerçeklik sorgusunu gündeme taşımaktır. Gerçek ile kurgu arasındaki sınırı bulanıklaştırarak hayatın bir gösteri olup olmadığını tekrar sorar. Bu gibi durumlarda aklınıza hep Shakespeare’in eserinde yer alan şu söylem gelsin: “Dünya bir sahnedir ve biz de oyuncuları.”


Hepimiz Jim Carrey’nin oynadığı en ilgi çekici yapımlardan “The Truman Show”u izledik ya da en azından konusunu biliyoruz. Bu maddemize en güzel örneğin bu olduğunu düşünüyorum. Başka bir örnek isterseniz de “Stranger Than Fiction(Lütfen Beni Öldürme) filmini öneriyorum.


Diğer bir nedene gelecek olursak o da muhtemelen esere bir tür eleştiri ve mizah katabilmesidir. Bu hiciv eserin kendisine yönelik de olabilir, diğer eserlere taş atan bir tanesi de olabilir.


Örneğin ilk modern roman olarak da kabul edilen “Don Kişot”ta yazar Miguel de Cervantes kendisiyle dalga geçer. Bu aynı zamanda onu muhtemelen ilk meta eser örneklerinden biri yapıyor. Sinema açısından ise birçoğunuzun izlemese bile adını duyduğu “Scary Movie(Korkunç Bir Film) serisini örnek vermek mümkün. Çünkü bu film serisi korku filmi klişeleri ile absürt biçimde dalga geçmek için çekildi. Hatta direkt olarak o filmlerden sahneleri komik ve saçma biçimlere sokarak yaptılar bunu.


Başka bir düşünce ise başta belirttiğimiz gibi bize de bir rol vermektir. Bizleri yani seyirciyi ve okuru içine çekmek için aktif konuma sokar. Bunu bazen seslenme sözcükleriyle bazen de beklenmedik bir biçimde bize sorulan sorularla yapar.


Deadpool karakterini duymuş olmalısınız. Dördüncü duvar denilince güncel anlamda akla gelenlerden biri odur ve bu karakterin çizgi romandaki en esnek ve farklı yapısı budur. Ölümsüzdür ve meta bir karakter olarak her şeyin birer sanat eseri olduğunun farkında hareket eder. Bu da hâliyle onun kişiliğine şekil verir. Kamera ile çok sıkı fıkıdır ve Marvel eleştirisi yapmaktan kaçınmaz. “Rick and Morty” animasyon dizisinde de bu rahat biçimde gözlemlenmektedir. Ana karakter bir dizi içinde olduğunun bilincindedir ve aynı zamanda evrenlerin anlatısı iç içe geçmiştir. Konumuza da vurgu yapan simülasyon anlatısını gösteren bölüm favorim.


Edebiyattan bir örnek ise, sıra dışı ve yaratıcı eserler vermeleriyle tanınan Fransız edebi cemiyetlerinden “Oulipo”nun da müdavimi sayılan Italo Calvino ve onun bilinen eseri “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”dur. Yazar bölümlere ayırdığı anlatısında okurla samimi olduğu kadar “sen” diye hitap etmekten geri kalmaz. Sanki kitabı beraber okur gibi oluruz.



Aklıma gelen son iki maddeyi beraber vereceğim. Şüphesiz her eserde karşılaşmadığımız bu biçimin kullanımı aslında çok iddialıdır. Çünkü anlaşılmayabilir ya da ilgi çekici bulunmayabilir. Bu meta sürecin nerede başlayacağı da çok önemlidir. Mesela öykünün bütününde mi yer alacak yoksa belli bir olaydan sonra mı gelişecek? Hangi karakterler bu tür bir “süper güce” sahip olacak ve diğerleri neden bundan mahrum kalacak? Bu gibi sorular izleyici/okur tarafındaki merakı doyuramazsa ters de tepebilir. O yüzden bu biçimin kullanımının nedenlerinden biri yenilikçi yapısı ve sürprizleri barındırmasıdır. Ve bahsettiğimiz üzere bu yapıyı doğru ve tutarlı verebilmesi için temaya yedirilmesi gereklidir. Burada da diğer bir neden olarak felsefi derinlik gösterilebilir.


Neden her şeyde felsefe olmak zorunda diye bir düşünceniz varsa hatırlatmak gerek ki hayattaki (kelimenin tam anlamıyla) her şey felsefeyle ilişkilendirilebilir. Felsefi yapı, çoğu zaman eserlerin alt metni anlamına da gelir. Çünkü verilmek istenen esas anlatı gün yüzüne yansımak zorunda değildir ve biz bu katman(lar)ı ancak irdeleyerek, detaylara takılarak, araştırarak ve sorgulayarak anlayabiliriz. Evet, anahtar sözcüğü söyledim aslında, “katman”. Ya da isterseniz “perde”, “örtü” de diyebiliriz.


Bu meta yapının en sevilen, merak uyandıran ve sürpriz barındıran kısmı da bana kalırsa budur. Tıpkı rüyalar içindeki rüyalar gibidirler. Rüyalarımızı bile kimi zaman hayatımızdan anlarla karıştırabilirken art arda gördüğümüz rüyalarımız yanılsama payını artırmaktadır. Aklınıza gelen ilk film “Inception(Başlangıç) olabilir. Meta yapının işlenişi bakımından fantezi, bilim kurgu veya siberpunk türleriyle kaynaşmaya daha müsait olduğunu da hatırlatmakta fayda var çünkü sürreal bir yapıda veya eserde özgün evrene ait ögelerin yer alması pek olasıdır.


Diğer bir örnek, Tom Cruise başrolündeki “Vanilla Sky(Sıradan Gökyüzü) olacaktır. Karakterimiz anlamsız bir kuşku içindedir çünkü ne başkasına ne de kendisine bir kanıt sunamaz. Öykünün alt katmanında gerçeklikten kopuk bir yapının olduğunu biz de karakterimiz gibi en sonunda öğreniriz.


1999 yılı, milenyum, data, siber dünya, internet çağı gibi terimlerin coşmasıyla beraber o yıllarda bu türe çok uygun eserler verdi. Şahsen en sevdiklerim de bunlar. 98 yapımı “Dark City(Gizemli Şehir), 99 yapımı “The Thirteenth Floor(13. Kat) ve sonrasında gelen “The Matrix” serisi bunların en harika temsilcileridir. Her biri simülasyon ve yapay gerçeklik temalarını işler. Karakterler kendi dünyalarının kurgu olduğunu bir noktadan sonra fark ederler.


Photo by Markus Spiske on Unsplash
Photo by Markus Spiske on Unsplash

Her ne kadar görsel ve sonrasında metinsel anlatım bu konuda başı çekse de farklı kulvarlarda da bunları deneyimlemek mümkündür.


Bilgisayar oyunlarından “The Stanley Parable” veya “Undertale” gibi yapımlar, oyuncunun seçimleriyle dalga geçerek oyunun gidişatına yön verir. Oyunun sanki dışarıdan bir müdahaleye uğradığı ya da seçimlerin anlamsızlaştığı hissini verir.


Müzik dünyasını düşünürsek de bazı şarkı sözlerinde sanatçılar “bu bir şarkı” diye kendi eserine atıf yapar veya dinleyiciyi dâhil eder. Queen’in meşhur lirikleri kafanızda canlanmıştır. Aklıma gelen bir diğer örnek ise Pink Floyd’un “The Wall” u oldu. Duvar burada yıkılmayı, aşılmayı bekleyen teatral bir meta katmandır. Son olarak Tool grubunun çoğu şarkısını sanırım buraya örnek verebiliriz diye düşünüyorum. Ama bir tanesini söylemek gerekirse “Parabol/Parabola” şarkılarını seçebiliriz.



Sonuç olarak bu biçim, sanatsal ifadeleri eğlence aracı olmaktan çıkarıp bir tür düşünce sürecine sokuyor. Her eser bunu aynı çarpıcılıkta vermeyebilir, burası doğru. Ancak eserin yanı sıra hayatımızı sorgulatan ve bizi sarsan yanları da, sizi temin ederim ki, var. Öte yandan, özellikle dijital çağda, sosyal medya ve reality şovların arttığı dönemde bu teknik daha da anlamlı hâle geliyor.


Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page