Yazma Sancısından Umuda
- Apr 7
- 4 min read
Ara sıra, ne kadar çok sevsek de, hepimiz yazmaktan bunalırız. Özellikle iyi bir kurgu üretemediğimizde ya da yazdıklarımızın beğenilmeyeceğini düşündüğümüzde bu duygu daha da ağır basar. Bunu gayet insani buluyorum. Çünkü bugün hayranlıkla okuduğumuz, zaman ayırdığımız yazarların çoğu da bir zamanlar aynı yollardan geçmişti. Birçoğu kitaplarını yayımlatamadı ya da düşlediği başarıya ulaşamadı. Bazen bu epey uzun sürdü, bazen de şans beklenmedik şekilde devreye girdi. Bugün bu isimlere tekrar değinerek biraz moral tazelemek istiyorum. Umarım benim gibi hissedenlere de iyi gelir.
Bu yazıyla ilk defa duyuruyorum: Şu sıralar, toplam kırk beş şiir ve düzyazıdan oluşan kitabımın basım sürecine yaklaştım. Bugüne kadar bundan pek bahsetmek istememiştim. Hayat bana, bazı şeyler gerçekleşmeden önce konuşmamayı öğretti. Belki siz de benzer deneyimler yaşamışsınızdır.
Doğal olarak arada bir merak ediyor, telaşlanıyorum. Kitabımın kimlerin eline geçeceğini, kimlerin zihnine misafir olacağını düşünmeden edemiyorum. Bu yüzden bu yazıyı hem kendime hem de sizlere bir hatırlatma olarak kaleme alıyorum.
Uzun zaman sonra görüştüğüm bir arkadaşımla sohbet ederken konu kitabıma geldi. İlk sorduğu soru klasikti: “Kitabından bir kazanç elde edebileceğini düşünüyor musun?” Cevabım net bir “hayır” olunca biraz şaşırdı. Önemli olanın bu olmadığını söyledim.
Biliyorum, özellikle günümüzde insanlar temel ihtiyaçlarını bile zor karşılarken sanatsal bir iş yapıp “büyük beklenti içinde değilim” demek bazılarına burnu havada gelebilir. Bense tam tersini düşünüyor ve bu eksikliği zararlı buluyorum. Çünkü sanatı o ihtiyaçlar arasına çoktan koydum. Hayatımın önemli bir damarını koparmaktansa onun için bir şeyler üretmeyi ilke edindim. Bunu abartılı bir fedakârlık gibi de görmüyorum. Aynı soru her tekrarlandığında yanıtım hep aynı oluyor: “Bilemiyorum, muhtemelen hayır.”
Öte yandan bazen o bildik şüphe de devreye giriyor: “Ya yazdıklarım yeterince olgun değilse? Ya ortaya iyi bir iş çıkaramadıysam?”
Benim için iki şey yıllardır önemli:
Birincisi, bütün sanatsal üretimlerimi öncelikle kendim için yaptığım gerçeği. Sanat ya da toplum için değil; kendim için. Bunu sevenleri kucaklamak ve üretmeye devam etmek asıl mesele. Bu bencil bir tavır değil; yazdıklarımı önce kendime beğendirmek çok daha zor oluyor ve insana ket vuran şeylerden biri de bu.
İkincisi ise şu basit ama güçlü söz: “Dostoyevski’yi bile sevmeyenler var, senin sanatın sevilmese ne olacak?” Bu düşünce bana güç veriyor. Hakikat bu. Ne kadar başarılı olursak olalım, bize karşı farklı görüşler olacak. Bunu doğal karşılıyorum. Bu yüzden her yorumu aynı kefeye koyup, iyi hissettiğim sürece takılmadan yazmaya devam ediyorum. Tabii hepimiz insanız, arada tökezlemek de kaçınılmaz.
Sözün özü, bütün bunlar olsa da zaman herkese aynı şekilde davranmak zorunda değil. Bana nasıl davranacağını bilemiyorum ama en azından şimdilik zihnim berrak. Öte yandan bu süreçte önemli aktörlerden biri de yayınevi elbette. Günümüzde kitap bastırmanın birkaç farklı yolu var; kitabım çıktıktan sonra bunlardan bahsetmek ve sizi bilgilendirmek istiyorum.

Peki geçmişte durum nasıldı? Adını sanını bildiğimiz o büyük yazarlar aslında bizden çok da farklı değildi. Zira çoğunun tanınmışlıkları günümüz için geçerli; öncesinde çoğu aynı sancıları yaşamıştı.
George Orwell’in “Hayvan Çiftliği”ni bir editör “politik olarak sorunlu” bulmuş. Bir başkası ise “ABD’de hayvan öyküleri satmaz” demiş. Sonra kitap klasikler arasında yerini aldı.
Wells’in “Dünyalar Savaşı” için de olumsuz yorumlar yapılmış. Yine de 1898’de basılan bu eser, uzaylı kavramına büyük etki etti ve birçok teknolojik öngörüde bulundu. Hâlâ en bilinen Wells klasiklerinden biri.
Stephen King (ve diğer birkaç yazar) ile ilgili yaşananlara daha önce şu yazımda değinmiştim. Ona da zamanında, “Negatif ütopyaları konu alan bilim kurguyla ilgilenmiyoruz. Satmıyorlar,” denmiş. Dünya yeterince distopik zaten diye mi düşündüler acaba?
Rowling meselesi apayrı bir konu. Sürüsüne bereket ret yerken, “Çocuk kitaplarından servet kazanamazsın, farkındasın değil mi?” yorumuyla sıkça karşılaşmış. Her editörün aynı minvalde cümleler kurmasını nasıl yorumluyorsunuz? Ek olarak Rowling ret mektuplarından ikisini yeni yazarlara ilham olması için paylaşmış.
Komik ama Fitzgerald’ın “Muhteşem Gatsby”si için “Gatsby karakterini ortadan kaldırırsanız, ortaya düzgün bir kitap çıkabilir,” denmiş örneğin. Yani üstü kapalı “yazma” demişlerdi resmen. Oysa roman, Amerikan rüyasının en güçlü hicivlerinden biri haline geldi.
Başka yazarları ve onlara gelen editör mesajlarını okumak isterseniz şöyle bir Instagram gönderisi de mevcut.
Tarih, edebiyat açısından böyle sürprizlere gebe. Kim bilir nice usta kalem gelip geçti ve biz onlarla hiç tanışamadık. Ama bazen şans da yüzümüze gülebiliyor. Elbette yazarları için aynısını söylemek güç. Bazı yazarlar ise ölümünden sonra (posthumous) gerçek şöhretine kavuştu. Bu durum biraz çelişkili değil mi sizce de?
Franz Kafka akla ilk gelenlerden. Hayattayken sadece birkaç öyküsü yayımlanmış. Ölmeden önce en yakın arkadaşına bütün eserlerini yakmasını vasiyet etmiş ama arkadaşı bu isteğe uymamış ve “Dava”, “Şato” gibi başyapıtları bizlere ulaştırmış.
Edgar Allan Poe’nun ilk kitabı çok az sayıda basılmış. Yazarın adı bile yokmuş üstünde. Uzun yıllar neredeyse hiç kimse tarafından bilinmemiş. Kimse satın almamış. Yıllar sonra Poe bunu dillendirince onunla böyle bir kitabın var olmadığı konusuyla dalga bile geçmişler. İlk kopya 1876’da British Museum’da bulunmuş. Orijinal nüshalar ise günümüzde müzayedelerde yüz binlerce dolara (hatta beş yüz bin dolar) satılmış durumda. Poe’ya bunun yaşanacağı söylense kim bilir ne hayret nidaları icat ederdi.
Öğrendiğimde çok şaşırdığım bir diğer yazar mesela Herman Melville. Aslında çoğu ölüm sonrası tanınan yazar ise ilk iki romanıyla kısa süreli bir ün yakalamış, sonra hızla unutulmuş. “Moby Dick” karmaşık ve uzun bulunduğu için olumsuz eleştiriler almış. Ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra, doğumunun yüzüncü yılında eserleri yeniden keşfedildi ve Moby Dick bugün Amerikan edebiyatının başyapıtlarından sayılıyor.
Fernando Pessoa birkaç şiir kitabı dışında hiçbir kitap bastırmamış. Günlükvari tuttuğu düşüncelerini not alıp durmuş. Ancak ölümünden sonra bulununca kitaplaştırıldı. Yine de o kitap esasında asla bitmedi.
Ülkemizde de benzer örnekler var. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı hayattayken neredeyse hiç satmamış. Geniş okur kitlesine ölümünden sonra, özellikle 1980’lerden itibaren ulaşmış ve bugün Türk romanının en önemli eserlerinden biri kabul ediliyor. Şüphesiz Sabahattin Ali bir diğer örnek. 1948’de öldürüldükten yıllar sonra, özellikle 1980’lerden itibaren eserleri yeni baskılarla büyük ilgi gördü. “Kürk Mantolu Madonna” bugün hâlâ en çok okunan klasiklerimiz arasında.
Editör mantığıyla düşünenler çok satan peşinde koşar. Sanatını içinden geldiği gibi icra etmek isteyenler ise sadece okunmak ister. Umarım aklımızdan ve gönlümüzden dökülenler, doğru zamanlarda doğru okurların kitaplıklarına ulaşır. Hakkıyla okunsun, eleştirilsin; sevilsin ya da nefret edilsin, fark etmez. Çünkü bir kitap ancak okundukça asıl değerini kazanır. Satış rekorları şart değil. Bence gerçek sanat, içten bir merakın, üretimi tetikleyen kaygının ve onu yoğuran duygu ile düşüncenin buluşmasından doğar. Değeri ise ne maddiyatla ne de rekorlarla ölçülür; onu üretenin ve okuyanların harcadığı zaman ve emekle anlaşılır.




Comments