Şubat’ta İzlediklerim (2 Film — 1 Dizi — 2 Belgesel)
- Feb 26
- 7 min read
Bu ay etkinlikler, okumalar, yazmalar ve izlemeler açısından epey yoğun geçti. Bu yüzden özellikle de izlemelerimin neredeyse hepsini gece vakitlerine bıraktığımı gördüm. Aynı zamanda çeşitli görsel türlere de yer verdiğim bu süreçte neler izlemişim birlikte bakalım.

Şubat Sineması
1. La La Land (Aşıklar Şehri)
Uzun zamandır listemde bulunan filmle başladım aya. Ancak bunu sağlayan ne mutlu ki İlkgüz Film Kulübümüzün özel etkinliği oldu! Sonunda izlemeyi sevdiğim başarılı oyuncular Ryan Gosling ve Emma Stone’un performansına tanık oldum ve seyre doydum.

Etkinliğimizde hemfikirdik: Neredeyse hiçbirimiz müzikallerden haz etmiyorduk. Fakat bu film bunu kıran bir yapıya sahip. Esasında konusu öyle sıra dışı ya da harikulade diyebileceğimiz türden de değil ama kendini izletiyor. Uyumlu renkleri, ışık ve sahne kullanımı, caz müziğin benzersiz etkisi derken zaman akıp gidiyor. Üstüne üstlük ikilinin yaşadığı birliktelik dramatik etki yaratınca karma bir gösteriş oluşturuyor.
2016 yapımı bu film sanki hayatımdan hiç çıkmamışçasına güncel hissettiriyor nedense. On sene öncesine ait değilmiş gibi.
İki saatlik bu yapımda, 2000’lerin romantik komedi filmlerindeki doku ve tat yok. Bunun yerine gerçeklik dozu daha etkili. Yapmacıklıktan uzak. İnsanlar hayallerinden peşinden koşarken aynı zamanda hayatın sillesini de yiyebiliyorlar. İlkelerinden ve aşkından vazgeçmeyi tercih edebiliyorlar. İnsani yönü, geçmiş dönemin “komik” ve “yapay” eserlerinden biraz uzak. Güncelliği bu yüzden mevcut belki de.
Zevkle izlediğim filmi çok uzatma taraftarı da değilim açıkçası. Çünkü hakkında daha fazla okumak yerine (listenizdeyse) izlenmesi gerekilenlerden. IMDb puanı 752 bin oylamadan sonra tam 8 puan olarak şekillenmiş. Ben de 8.5-9 diyebilirim. Duygusal faktör etkileyici olabiliyor. İzlerken hayatınızdan bazı anıları yaşamanızı sağlayabiliyor.
2. Panspermia: The Radical Theory of Life's Origins (Yaşamın Kökenine Dair Radikal Teori)
Haziran 2025’te yine Melodysheep rumuzlu YouTube içerik üreticisi (ki belgesellerinin kalitesini düşününce bu şekilde belirtmek yakışık almıyor bence) John Boswell’in başka bir yapımını paylaşmıştım. Özellikle bilim kurgu seven arkadaşlarımızın asla kaçırmaması gereken yapımları mevcut. “Bakmazsanız olmaz” kalitesinde görüyorum.

Belgeselde hayatın kökeni ile ilgili farklı bir varsayımı ele alarak görselleştirmeyi tercih etmiş. Öncesinde bu konuyu bilimsel hipotezlerle tek tek sunarken abartıya kaçmamış ve yer yer alakalı sorularla düşünmeye ve hayal etmeye sevk etmiş. En sonunda ise vermek istediği fikre gelmiş.
Klasikleşen "hayat Dünya'da kendiliğinden başladı," görüşüne alternatif olarak hayatın (veya en azından onun yapı taşlarının/mikrobik formlarının) uzaydan geldiğini savunan görüşe yer vermiş.
Bunu saçma bir biçimde vermiyor kesinlikle. Fantastik bir şey izletmiyor bize Melodysheep. Eldeki verileri ve araştırmaları sunarak öncesinde teorisini açıklıyor, mantığa oturtuyor, sağlamlaştırıyor, sorularla düşünmemizi ve onun fikrini sorgulamamızı sağlıyor ve nihayetinde “acaba” dedirten noktayı koyuyor. Elbette tüm bunların hepsi tam anlamıyla bir görsel şölen eşliğinde oluyor.
30 dakika olduğu için üzüldüğüm bir yapım. Bana kalırsa bilimsel anlatıların bu şekilde verilmesi çok etkileyici. Hatırda kalıcı olduğu kadar onları (akademik yetersizliğimize rağmen) ciddiye almamızı da sağlıyor. Bu düşünceyle birlikte yapay zekanın bu konuda devreye girip işe yaramasını isterdim: Bilim adamlarının tezlerinin bu tarz görsellikle sunulan videolara dökülmesi, anlaşılması zor konuları bir nebze açıklayıcı biçime sokabilirdi. Çünkü bu türden konulardaki akademik makaleler her ne kadar çılgın fikir ve hipotezlerden çıksa da onları hayal etmeye yardımcı somut bir yapıya ihtiyaç duyabiliyoruz. Bu gibi durumlarda da zaten hem bilim kurgu romanlarının hem de bu tür görsel yapımların etkisini iyi şekilde kavrayabiliyoruz.
IMDb sayfası yok. Puanlama gereği de duymuyorum. Melodysheep ne pişirse yerim. En az on yıldır takip ediyorum, her videosuna kefilim.
Son zamanlarda adından çokça söz ettiren ve iyi bir başlangıç yapan dizilerden biri var sırada. Epeydir dizi izlemiyorum çünkü dizilerin devamlılığını sağlayamamak canımı sıkıyor. En son “Yüksek Şatodaki Adam” dizisine başlamıştım ama 3. sezonun başlarında (toplamda 4 sezon) iştahımı kaybedince öylece bıraktım ve geri dönesim gelmiyor. Bunu da sinir bozucu buluyorum. Fakat 10 bölümlük bu diziye hızlı başlayıp hızlı bitirdim neyse ki.

Bilim kurgu etiketiyle belirtilen bir dizi olsa da bütünüyle böyle denilemez. Kara mizah, komedi, dram ve distopya kısmı ağır basıyor. Ana fikir ise bilim kurgu filmlerinden aşina olduğumuz biçimde ancak güncelde sanırım benzer bir yapım yok. O yüzden, “bayağıdır böyle bir şey izlemiyordum, devam edeyim bakayım,” düşüncesiyle hareket ettim. Vakit tanımışken seri biçimde tükettim.
Şimdi ilk bir iki bölümde verilenler dışına çok değinmeden, sürpriz kaçırmaya çalışmadan aktarayım.
Dizinin başında görüyoruz ki biyolojik bir deney yapılıyor ve devamında bir kaza yaşanıyor. Üstünde çalışılan bu bilinmeyen canlı insanlara sıçrayınca olanlar oluyor. Ana karakterimiz arkadaşıyla dışarıdayken olan bitene şahitlik ediyor. Kendi dışında herkes bir tür transa (hipnoz durumu) girmişçesine titriyor. Tamam da karakterimizi özel kılan nedir? Neden o bu “şeye” yakalanmamıştır? Bilmiyoruz.
Sonunda insanların titremesi kesiliyor ancak bu defa insanlıktan çıkmış durumdalar. Bilinmeyen canlı onları ele geçirmiş durumdadır. Karakterimiz Carol ise arkadaşının bedenini arabaya yükleyip evinin yolunu tutar. Etraf kaotik bir haldedir. Canlılık faaliyeti durmuştur ama insanlar her yerdedirler. Bu korkunç ikilem ona mantıklı gelmez ve panikle evine sığınır, kendini korumaya almaya çalışır.
İlginç bir biçimde öğreniriz ki aslında bu canlılar ona yardım etmek istiyorlar. Çünkü onlara göre Carol tabir yerindeyse bir anomali. Onlar gibi olmayan biri. Bu yüzden durumu tersine çevirmek yani onu da kendilerinden biri yapmak niyetindeler ve ilerleyen süreçte de bir dediğini iki etmezler. Bir tür kolektif zihin (hivemind) olan bu canlı (kendini biz diye çağırıyor) ile Carol dışında birileri var mı? Carol bu canlıya ne kadar güvenmektedir? Onu alt etmenin yolunu bulabilecek midir?
Dürüst olmak gerekirse fikir hoşuma gitti ama bilim kurgu türünün etkin olmasını isterdim. Serinin gitgide abartılı olmayan komedi ve yerine göre felsefi dozlarda oluşu cazibesini yitirmeye başladı bende. Ters köşe olacağım bir bölüm olması adına izleyip durdum. Sonunda ise kapanışı güzel yapmışlar. Bu yüzden ikinci sezonun (2027 şeklinde belirtilmiş) nasıl işleneceğini merak ediyorum. Fakat erkenden yakalayamazsa herhalde ya bitirmem ya da zorlanırım muhtemelen.
131 bin kişinin oyları ile 8 ortalama puanı bulmuş. Ben de 7-7.5 şeklinde gördüm. İlk bölümü izleyip bıraksaydım 8.5-9 olurdu ama şahsen dilediğim şekle bürünmediğinden puanım azaldı. Ancak olay örgüsü konusunda merakım dinmedi. Bekleyelim bakalım 2027’yi.
4. Dorian Gray
Bu ayın İlkgüz Kitap Kulübü etkinliklerinden ilki “Dorian Gray’in Portresi” kitabı hakkındaydı. Bahsetmiştim, mümkünse ve eğer varsa, kitaplarımızın filmlerini ve uyarlamalarını izlemeye çalışıyorum. Bu bazen öykünün gidişatı konusunda kafamı karıştıran boyutlara bile varabiliyor ancak bazen de alternatif senaryoları görüşmedeki arkadaşlarıma sunabilmek için ilginç bir yöntem oluyor.

Eser dönemine göre cesur bir şekilde yazılmış ve yazar Oscar Wilde eşcinselliğini üstü kapalı bir şekilde belirtmiş. Bunu yaparken estetizm ile farklı felsefi görüşlerini birleştirerek hareket etmiş. O dönem bir suç sayılan bu durum karşısında ona bir dava açılmış ve sonunda hapse düşmüş. Ancak bu eseri hep en bilinenlerinden olmuş.
2009 yapımı filmde olay örgüsünü, felsefesini ve detay diğer konuları nasıl ele aldıklarını çok bir beklentiye girmeden izledim. Çünkü 1890’da yazılan bu eseri günümüzde yeniden yorumlarken kitabın dışına çıkacaklarına emindim. Yine de görünen o ki kitabın büyük çoğunluğuna sadık kalınmış. Bazı eklemelerle elbette dramatize edilen durumlar var.
Dorian Gray karakteri daha agresif ve kötü gösterilmiş. Kitapta (bir metin olduğundan) belirgin biçimde verilemeyecek kısımlar görsel anlamda sunulmadan edilmemiş. Örneğin portre ile daha içli dışlı bir seyrimiz var. Öte yandan Dorian’ın hayatındaki ilişkiler burada çokça yer alıyor ve abartıya kaçtığını düşündüğüm, cinsellik içeren sahnelere başvuruluyor. Abartı dediğim konu ise çıplaklıktan ziyade (ki elbette bu da var) sahnelerin çeşitliliği ve çokluğu. Eserde bağlamı oluşturan ve Dorian’ın karakterine şekil veren tam anlamıyla tüm bu kişisel deneyimlerden ibaret değil ancak dediğim gibi, görsel yanın avantajını kullanarak bunu yapıyorlar. Estetik algıyı tetikleyecek her noktada sinema sektörünün kaçınılmaz hamlesi bu.
Başarılı bulamadığım ve yeniden çevrimi olsa, sektörün günceldeki anlayışını geçmiştekine göre daha da kötü bulduğumdan, benzer bir performans gösterebileceğini düşündüğüm bir film olarak kaldı.
İki saatlik film için 18+ etiketini koyduğumu belirtmeme gerek yok. Kitaptan bağımsız, çerez bir şeyler izlemek istiyorum derseniz belki tercih edilebilir. 71 bin oylama sonucunda 6.2’lik bir puan mevcut. Ben de 5.5-6 vermeyi uygun buldum. İzledim, yetti; bitti gitti.
Geçen senenin sonundan beri aralıksız olarak satranç da satranç diyorum. Bayağı vakit ayırdığım başka bir dönem söylemem gerekirse yirmi sene önceki ortaokul zamanlarımı sayabilirim. Hal böyleyken satranca ek olarak tarihsel düzlemde bazı şampiyonları, ilginç olayları ve önemli kişilikleri de öğrenmek için de çabaladım. Aralarından bildiğim bir ismin belgeseli çıkınca çok vakit kaybetmeden ekran başına geçtim.

Macar satranç oyuncusu Judit Polgar, kadınlar için satrancı değiştiren isimlerden biri belki de en önemlisi. Aslında kendisi ve iki kız kardeşi babasının birer “deneği” olarak yetiştirilmiş. Zaten izlerken bunu da sorgulamanız istenmiş.
Babaları zamanında satranç için doğuştan zeki olmanın değil çok çabalamanın yeterli olduğunu ve bununla dünyanın en iyi satranç oyuncularından biri olunabileceğini söylüyor. Teorisini kanıtlamak için ise hayatlarından asla satrancı eksik etmiyor, küçük yaşta eğitiyor, sonrasında hocalar tutuyor ve turnuvalara sokuyor. Gerçekten de günlük olarak saatlerce çalışan kardeşler kısa sürede basamakları tırmanıyor. Kendi yaş grubunda ilk sıraları almalarıyla başlayan serüvenleri yerelden genele doğru uzanıyor.
Ancak ortada bir problem var; kadınlara bu sporda ciddi bir gözle bakılmıyor. Dünyaca başarılı satranç oyuncuların hepsi erkek ve üstüne üstlük kadınların satrançta iyi olamayacağı, beceremeyecekleri en iyi oyuncular tarafından dile getiriliyor. Fakat Polgar kardeşler birer istisna olarak öne çıkıyorlar ve nihayetinde Olimpiyatlar’a bile gidiyor, ülkelerini temsil ediyorlar.
Detaylarda kaybolmayalım, aralarından en iyisi Judit oluyor ve büyük usta (grandmaster ya da kısaca GM) olarak tarihe adını yazdırıyor. Kendisi gibi çok az kadın oyuncu bulunuyor.
Ancak onun gözü yukarılarda, hiçbir şey ona yeterli gelmiyor. Tabi burada babasının en baştaki düşüncesiyle yetişmiş olması da pay sahibi olabilir: En iyiyi yenmek. En iyisi kim peki? Sovyet’lerin satranç kralı Garry Kasparov tabi ki. Ne olup bittiğini merak edenler izleyebilir ancak evet, birçok karşılaşmaları oluyor. Judit belki de ezberleri kırıyor ve çalışmanın gücünü gösteriyor. Kadın satranç oyuncularına örnek oluyor. Erkeklerin aklındaki kalıpları kırıyor. Takdir ediliyor ve saygınlık kazanıyor.
Yine de satranç ile ilgili fikri olanlar, bu belgeseli biraz farklı şekilde izleyip yorumlayacaktır diye düşünüyorum. Yapım, bir zafer nidası olarak görülebilir elbette ancak mantıkla bakıldığında hikâyenin başka yöne uzanan bir ucu daha var. İzledikten sonra görebilecek misiniz ona da kendiniz karar verin derim.
Bir buçukluk saatlik belgesel pek yeni olduğundan şimdilik sadece 2700 civarı oy kullanılmış ve 7.6 ortalama puana sahip. Ben de 7-7.5 olarak düşünüyordum. Muhtemelen yedi bölümlük “The Queen’s Gambit” etkisi yaratmaktan uzak kalacaktır ancak sporla ilgili belgesellerin ve yapımların her zaman farklı bir büyüsü olduğunu düşünüyorum. Ne denli bir katkısı olacağına bakmadan insanları kendine çekebilmesi de cabası.
Bu ay bol bol izledim derken ciddiydim. En azından benim için ziyadesiyle yeterli geldi. Bir çeşitlilik oluşturmak da hoşuma gitti açıkçası. Tekdüzeliği kırdı. Ayrıca mümkünse belgesellere daha fazla yer vermek istediğimi anlamışsınızdır. Eğer izlediklerime benzer tür ve konularda tavsiyeleriniz varsa açığım. Okuduğunuz için teşekkürler. Sonraki ay görüşmek üzere.




Comments